Muhammed Zühdü
  #1  
Alt 01-03-2017, 08:27
coinage45 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
coinage45 coinage45 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Admin
 
Üyelik tarihi: Aug 2009
Mesajlar: 86
Standart Peygamber Efendimizin Mirac' a Çıkışı (4)

CENNETLER.

Bundan sonra Cebrail bana şöyle dedi:

— Buyurun size cenneti göstereyim.

Sonra, beni alıp cennete götürdü. Cennetin kapısına şunların yazıldığını gördüm:

— Sadakanın birine on sevap verilir.

— Borç verenin birine on sekiz sevap verilir. Cebrail'e şöyle sordum:

— Sadakanın birine on sevap, borcun birine on sekiz sevap verilmesinin sırrı ve hikmeti nedir?.

Şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, sadaka bazan muhtaç olana düşer; bazan da muhtaç olmayana.. Ania borç böyle olmaz; o mutlaka lâyık olana verilir.

Cennetin kapısının üst çıkıntılı kısmında şu üç satır yazılı idi:

— LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH. (Allah'tan başka ilân yoktur, Muhammen Allah'ın Resulüdür.)

— Önce gönderdiğimizi burada bulduk; yediğimiz yanımıza kâr kaldı; geriye bıraktığımızı kaybettik.

— Günahkâr kullar; bağışlayıcı Yüce Rabb.» İkinci satırın kısaca açıklaması şudur:

— Şu mallarımız ki, biz onları hayırlı yerlere harcadık, fakirlere, zaiflere sadaka olarak verdik; onu bugün burada hazır bulduk. Şu mallarımız ki, onu yiyip bitirdik^ bunun faydasını gördük. Şu mallarımız ki, onu da ölünce geride bıraktık; bunda da aldandık ve ziyan ettik.

Üçüncü satırın.şerhi ise şöyledir:

— Muhammed S.A.V ümmeti büyük ve çokça günah işlerler. Onları hidayet nuruna irşad etmek sureti ile pürnur edip, Resulüllah'ın S.A. ümmetlik bölüğüne koydu. Böylece, nur üstü nur saadetine maz-har eden Yüce Rabbımız tam manası ile bağışlayıcıdır. Onların küçük, büyük, gizli ve aşikâr, bilerek ve bilmeyerek irtikâb ettikleri cürüm ve günahlarını, ayıp ve zenblerini af mağfiret edip sırf lütuf, kerem, fazıl velayeti ile meccanen umumî rahmetine nail eder; üstün cennetlerine koyar. Cümle nimetlerin en azizi ve en lezizi büyük rızasına ka-vuşturur. Bütün bunlarla, Ümmet-i Muhammedi sair ümmetlerden daha faziletli kılmış olur.

Nitekim bu manalarda Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de söyle buyurdu:

"Söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşanlar, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü, Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz o, çok bağışlayandır; çok merhametlidir.» (39/53) Bir başka âyet-i kerimede ise şöyle buyurdu:

— «Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder; kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız. Allah'a inanıyorsunuz; ehl-i kitap da inansaydı, kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler var; ama, pek çoğu fasiklerdir.» (3/10)

Bütün bu âyetlerde anlatılan mana, Ümmet-i Muhammed'e büyük bir müjdedir.

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim; şöyle buyurdu:

— «Cennetin kapısı kızıl altındandı. Her kanadının kalınlığı beş yüz yıllık yoldu. O kapının dört yüz çivisi (veya direği - sütunu) vardı: İnciden, lâalden, yakuttan, zümrütten idi. Her çivinin ortasında bir büyük halka vardı. Bu halka, kırmızı yakuttandı; gayetle büyüktü. İçinde kırk bin şehir vardı; her şehrin içinde de, kırk bin kubbe vardı. Her kubbenin içinde ise, kırk bin melek oturmuştu. Bu melekler ellerinde ikişer tabak tutuyorlardı; biri hülle, biri de nur dolu idi. Bunları Cebrail'den sordum, bana şöyle dedi:

— Ya Resulellah, bunlar Âdem'den seksen bin sene evvel yaratıldı. Bu makamda ellerinde tabaklar böylece beklerler; sırf sana ve ümmetine niyaz etmek için... Kıyamet günü, izzet ve saadetle ümmetinle

teşrif buyurduğun, buranın eşiğine kadem bastığın zaman, bu melekler hoşgeldin ve izzet ikram babında bu tabaklardakileri saçarlar. Bundan sonra, Cebrail, cennetin kapısını tahrik etti. Cennetin hazinedarı olan Rıdvan:

— Kimdir?. Diye sordu.

— Cebrailim. Deyince, tekrar sordu:

— Ya seninle beraber olan kimdir?.

— Muhammed'dir. Deyince, tekrar sordu:.

- Onun peygamberlik zamanı geldi mi?. Onun bu sorusuna da Cebrail:

— Evet, geldi. Deyince:

— Allah'a hamd olsun. Deyip kapıyı açtı.

Gördüm ki, kapının bentleri gümüşten, eşiği inciden, çerçeveleri de cevahirden..

içeri girince Rıdvan'ı gördüm, işlemeli bir taht üzerine otur-muştu. Melekler de, çevresinde el bağlayıp durmuşlardı. Bana tazim tekrim ettiler.

Selâm verdim; karşılığını verdi ve bana sevinçli göründü; müjdeledi:

— Cennet ehlinin pek çoğu senin ümmetindendir. Dedim ki:

— Bana ümmetimden haber ver. Şöyle dedi:

- Yüce Hak, cenneti üç kısma ayırdı, ikisini senin ümmetine birini de sair ümmetlere verdi.

Rıdvan'ın önünde, nurdan çokça anahtarlar vardı; gördüm. Sordum:

— Bu anahtarlar nedir?. Şöyle anlattı:

—: Ümmetinden bir kimse:

- LA İLAHE İLLALLAH. (Allah'tan başka ilâh yoktur.)

Derse, Yüce Hak onun için bir köşk yaratır. O köşkün anahtarını da bana teslim eder. O kimse, kıyamet günü kabirden kalktığı zaman, köşkünün anahtarını kendisine veririm. Gider; menziline girer.

Rıdvan'ın halifelerini ve askerlerini gördüm.

Cennetin kapısına bir halife koymuştu.

Her halifenin hizmetinde yedi yüz bin melek vardı.

Yalnız, Rıdvan'ın yetmiş bin kumandanı vardı. Her kumandanın yetmiş bin askeri vardı.

Rıdvan'ın okuduğu teşbih duası şuydu:

— Büyük yaratıcı yüce bilgin zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kerimlerin en kerimi Yüce Zat noksan sıfatlardan münezzehtir. Kendisine itaat edene sevap olarak naim cennetini ihsan eden Yüce Zat, .noksan sıfatlardan münezzehtir. (1)

Bundan sonra, bana naim cennetini gösterdi.

Hâsılı: O kadar çeşitli nimetler gördüm ki, bütün ömrümü onun beyanı için harcasam, onu. anlatıp bitirmek mümkün olmazdı.

Cennetin duvarlarını şöyle gördüm: Bir kerpici altın, bir kerpici gümüş, bir kerpici kızıl yakut, bir kerpici yeşil zeberced, bir kerpici inci.. Harç yerine misk ve kâfur kullanmışlardı.

Duvarın kalınlığı beş yüz yıllık yoldu.

Duvarı o kadar berrak ki, dışarıdan içerisi, içeriden de dışarısı görünür. Ayna gibi idi.

Yedi kat sema, yedi kat yer, Arş, Kürsî onun duvarlarından müşahede edilirdi.

Cennetin toprağı, misk, anber ve kâfurdu. Otları zafiran ve erguvan idi.

Cennetin ufak çakıl taşı yerine zümrüt, yakut, inci dökülmüştü.

Cennette köşkler gördüm: Bazısı yakuttandı, kubbeleri de incidendi. Bazısı da cevahirden olup, kubbeleri de zümrüttendi. Bazısı da altındandı.

Her köşkte yetmiş bin saray vardı; her sarayda da yetmiş bin hücre.. Her hücrede ise,, yetmiş bin hane vardı. Her hanenin de bazısında altından, bazısında gümüşten taht vardı. Her taht üzerinde zeber-cetten bir çadır, her çadırda ise, yetmiş bin dibaceden yatak vardı. Yetmiş bin yatak pek süslü döşenmişti. Hiç bir yatak, diğerine benzemiyordu; türlü anber, misk ile doldurulmuştu.

Orada bulunan hurilerin, giydikleri hüllelerden etleri, derileri, kemikleri ve ilikleri görünüyordu. Her hurinin başında bir taç vardı; cevahirle süslenmişti. Her bir hurinin kırk bin zülüflü bukle misk saçı vardı. Her birinin zülüfü yetmiş bin zinetle bezenmişti. O zinet-lerin her birinden çeşitli tatlı sesler çıkıyordu. Ki onları dinlemekten büyük lezzetler hasıl oluyordu.

Her hurinin önünde yetmiş bin hizmetkâr durmuştu.

Her tahtın etrafında altından ve gümüşten, inciden, zümrütten, kâfurdan kürsüler dizilmişti. Bir kürsü diğer kürsüye benzemiyordu.

Cennette ırmaklar gördüm: Sütten, sudan, şaraptan, baldan... Her köşke bu dört ırmaktan kol ayrılıyor; o köşklerin içine akıyordu: Kâfurdan, beyaz, baldan tatlı, kokusu miskten güzel.

Orada çeşmeler gördüm: Rehiykten, selsebilden, tesnimden... O ırmakların ve çeşmelerin kenarları altın, inci, gümüş ve yakuttandı.

Ö ırmakların içindeki taşlar, kaynaklarda olan cevahir ve inciler çeşitli renklerle renkleniyordu.

O ırmakların köpüğü misk ve anber idi. .Çevresinde biten otlar, sünbül ve zafiran idi.

Orada ağaçlar gördüm şöyle ulu idi: Bir kimse, yörük atla yetmiş bin sene koşsa, onun gölgesinden çıkamaz. O ağaçların kökü altından, dalları yakuttan, inciden, zeberceddendi. O ağacın yaprakları, sündüsten, harirden, dibacdandı. Onun her yaprağı kaftan kafa kadar dünyayı tutmuştu. O ağacın her meyvesi, büyük testi kadar iri idi. Her meyvede yetmiş türlü lezzet vardı.

Her meyve kendisini cennet ehline arz eder. Cennet ehlinin gönlü o meyveyi istediği zaman, yerinden kopar; altın bir tabak içinde onun ağzı hizasına gelir. Hem de zahmetsizce, duraklamadan.. O ağaç, bin yıllık uzakta olsa dahi, derhal isteyenin yanına gelirdi; dudağına yaklaşırdı. Yani: O ağacın meyvesi gelirdi. Cennet ehli ise., onu istediği gibi yer.. O yedikten sonra, hemen yenisi o meyvenin yerine çıkar. ,

O ağacın üzerinde kuşlar gördüm: Deve misali idiler. Cennette ne çeşit renk varsa, onların üzerinde o renkten vardı. Tahtların önünden geçip yüz çeşit ayrı sesler ve nağmeler çıkarıyorlardı.

Cennet ehli o kuşlardan birine sorar:

— Sesin mi güzeldir; yoksa suretin mi daha güzeldir.

Ondan şu cevabı alırlar:

— Etim, ikisinden de güzeldir.

Kuşun bu deyişi üzenine, o kimsenin iştahı olursa, derhal o kuş büryan olur; isteyenin önüne gelir. Nasıl isterse öyle yer. Yedikten sonra, o kuş tekrar ve hemen dirilir. O ağacın üzerinde nağmelerle ötmeye başlar; hep birden cennet ehlini överler.

Bana sekiz cenneti arz ettiler; bunların dördü bağ ile bostan idi. O cennetler şunlardı:

1. Firdevs Cenneti.

2. Me'va Cenneti.

3. Adn Cenneti.

4. Naim Cenneti.

Şunlar, saraylar ve bağlar, bahçelerden ibaretti.

5. Dar'üs - Selâm. (Selâm Yurdu.)

6. Dar'ül - Celâl. (Celâl Yurdu.)

7. Dar'ül - Karar. (Karar Yurdu.)

8. Dar'ül - Huld. (Daimî Yurt.)

Bit son sayılan cennetlerin her birinde; gökteki yıldızlar ve yerde, yabanda olan kumlar sayısında çimenler ve bostanlar vardır. Arş-ı Rahman, cennetin tavanıdır.

Bana yalnız Adn cennetikdeki köşkleri gösterdiler; göklerde oîan yıldızlar sayısı kadardı. Onların pek çoğu, ashabım ve ümmetimin ismine idi. Her köşk yerle sema arası kadardı. Cebrail o köşkleri bana gösterdi ve şöyle dedi:

— Şu falanın köşküdür, şu da falanın köşküdür. Böylece, onları bir bir tayin etti.

Onların içinde bir köşk gördüm; cümlesinden yüksek ve büyüktü.

— Bu köşk kimindir?. Diye sordum, söyle dedi:

— Ebu Bekir Sıddık'ındır.

Daha sonra Ömer'in, daha sonra Osman'ın, daha sonra Ali'nin köşklelini gösterdi.»

Bu, arada, Resulüllah S.A.V efendimiz Hz. Ebu Bekir'e r.a. şöyle buyurdu:

—«Ey Ebu Bekir, senin kasrını (köşkünü) gördüm; kızıl altındandı. Onda olan lütufları, hazırlanan ihsanları müşahede ettim.»

Bunun üzerine, Hz. Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:

— O kasrın sahibi sana fedadır ya Resulellah. Bundan sonra, Hz. Ömer'e r.a. şöyle buyurdu:

— «Senin köşkünü de gördüm; yakuttan idi. Orada çokça huriler vardı. İçeri girdim; senin kıskançlığı düşündüm.»

Bundan sonra, Hz. Osman'a r.a. şöyle buyurdu:

— «Seni her semada gördüm. Cennetteki köşkünü de gördüm; mütalaa ettim.»

Daha sonra, Hz. Ali'ye r.a. şöyle buyurdu:

—"Ya Ali, senin suretini dördüncü semada gördüm; Cibril'e sordum; şöyle anlattı:

— Ya Resulellah, melekler Ali'yi görmeğe müştak oldular. Onun için Yüce Hak onun suretinde bir melek yarattı; dördüncü kat semaya bıraktı. Ta ki, melekler onu ziyaret edeler.

Sonra., senin köşküne girdim. Bir ağaçtan yemiş aldım; kokladım. Oradan bir huri çıktı; perdesini çekti. Ona:

— Sen kimsin?.

Diye sordum; şöyle dedi:

— Senin kardeşin ve amcanın oğlu Ali için yaratıldım ya Resulellah,.»

Seyyid'ül - kevneyn Resul'üs - Sakaleyn îmam'ül - Harameyn Re-sulüllah S.A.V efendimiz bundan sonrasını şöyle anlattı: —«Önümde bir ayak sesi işittim. Cebrail'e:

— Bu kimin ayak sesidir?. Diye sordum; şöyle dedi:

— Ya Resulellah, müezzininiz Bilâl'ın ayak sesidir.»

Rivayet edildiğine göre, Resulüllah S.A.V efendimiz, Bilâl'e r.a.

şöyle sordu

— «Miraca çıktığım gece, cennette ayağının sesini işittim. Sen ne amel ettin ki, o rütbeye nail oldun?.»

Resulüllah S.A.V efendimizin bu sorusu üzerine Bilâl r.a. şöyle anlattı:

— Fazladan bir amelim yoktur. Ancak her abdest bozduğumda yeniden abdest alırım. Her abdest aldığımda iki rekât namaz kılarım.

Bunun üzerine, Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurdu:

— «İşte, seni önümde yürüten bu amelindir.» Resulüllah S.A.V efendimiz devamla şöyle buyurdu:

— «Bu arada önümde yine yürüyen bir ayak sesi işittim. Durumu Cebrail'e sordum; şöyle dedi:

— Bu, ansardan sabırlı fakir bir hatunun, ayak sesidir. Ki o: Mil-han kızı Gamsa'nın ayak sesidir.

Yine orada gördüm ki: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in iki büyük menzilesi var.

Bunun sebebi şuydu: Biri İsa'nın şeriatı ile amel ettiğinden ötürü verilmişti; diğeri de, ben Resul olup isa'nın şeriatı kaldırıldığı için, şeriatımla amel ettiğinden verildi. İşbu sebeplerden ona iki derece ihsan olundu.

Bu arada, inciden yapılma kubbeler gördüm; bunların toprağı

misktendi. Cebrail'e sordum:

— Bunlar kimlerindir?. Diye, şöyle anlattı:

— Ümmetinden imamların ve müezzinlerindir.

Bu arada şunu da gördüm: Cafer b. Ebi Talib, meleklerle uçub duruyordu.

Yine cennette amcam Hamza'yı gördüm; cennette bir şerire dayanmış vaziyette oturuyordu.

Hatice'yi cennet nehirlerinden bir nehir üzerinde inciden bir köşk içinde gördüm.

Mişkâtü’l-Envar isimli eserde İmam Mukatil’den bu hususta şöyle bir rivayet nakledilir:

Şu on hayvan Cennete girecektir:

1. İbrahim Aleyhisselâmın buzağısı.
2. İsmail Aleyhisselâmın yerine kesilen koç.
3. Salih Aleyhisselâmın bir mucizesi olan deve.
4. Yunus Aleyhisselâmı yutan balık.
5. Musa Aleyhisselâmın ineği.
6. Uzeyir Aleyhisselâmın merkebi.
7. Süleyman Aleyhisselâmın karıncası.
8. Belkıs’in hüdhüd kuşu.
9. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir isimli köpeği.
10. Peygamberimizin Kasva isimli devesi.1

Yani, ruh bâkî kalacağına göre, bütün hayvanların ruhları bâkî kalacaktır. Fakat Cennete girecek olan bu hayvanlar gibi, bazı hususi fertler de hem ruhu, hem de cesedi ile birlikte bâki âleme gidecektir. Ve ayrıca her bir tür mahlukun ara sıra kullanacağı bir cesedinin bulunacağı bildirilmektedir.

TUBA AĞACI

Cennet içinde bir ağaca uğradım; güzellikte ve cemalde onun bir benzerini görmedim. Altına varıp yukarı doğru baktığım zaman gördüm ki: Gayet büyük. Dalları her yana yayıldığından, ağaçtan başka bir şey görünmüyor.

O ağaçta öyle güzel bir koku buldum ki, cennet içinde ondan daha güzel bir koku koklamadım.

O ağacın her tarafına baktım. Onun yapraklan beyaz, kırmızı, yeşil, sarı ve çeşitli renklerde cennetin her birine has hülleler ve libaslardır.

O ağacın yemişleri koca sırıklar gibi idi. Onun her yemişinde; yerin ve semanın nekadar nimeti ve yemişi varsa, hepsinin rengi, lezzeti, letafeti, kokusu ondan mevcuttu.

O ağaca, onun güzelliğine, onun letafetine ve süsüne hayran kaldım

— Bu ne ağacıdır?. Dedim; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunun adına, Tuba Ağacı derler.


KEVSER SUYU

Cennetin ortasında bir ırmak gördüm. Arşın sütunlarında bir yerden akıyordu. Su, süt, bal ve şarap çıkıyordu. Bunların hiç biri, diğerine karışmıyordu.

Bu ırmağın kenarı zebercedden idi; içindeki saçılı taşlar cevahirdi. Onun balçığı anber, otları zafirandı. Çevresinde gümüşten su bardakları vardı; bunların sayısı, gökteki yıldızlardan daha çoktu. Orada kuşlar vardı ki, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese, sonra da ırmaktan içse.. Yüce Hakkın rızasına mazhar olur. Cebrail'e sordum:

— Bu ne ırmaktır? Diye, şöyle anlattı:

— Bu Kevser'dir. Ümmetinize bundan haber verin. Cennetin her bağında bahçesinde, mutlaka bu Kevser'den akan bir ırmak vardır.

Bu Kevser'in kenarında çadırlar gördüm; cümlesi inciden ve yakuttandı. Bunları Cebrail'e sordum; bana şöyle anlattı:

— Bunlar, senin hatunların konaklarıdır.

O çadırların içindeki hurileri gördüm; yüzleri ay ve güneş gibi aydınlık veriyordu. Hep birden sesli bir şekilde nağmeler terennüm ediyorlardı. Şöyle diyorlardı:

— Biz nağmeler söyleriz; hiç bıkmadan. Biz şarkılar söyleriz; hiç yorulmadan. Biz giysilerle donanmışız; hiç soyulmayız. Biz gençleriz;

hiç ihtiyar olmayız. Biz, hep razıyız; hiç darılmayız. Biz hep kalırız; hiç ölmeyiz. Biz, onların; onlar da bizim olanlara ne mutlu.

Bunların sesleri cennetin köşklerine ve ağaçlarına erişiyor; onlardan sesler ve nağmeler peydah oluyordu. O seslerin bir parçası dünyaya erişmiş olsaydı; dünyada ne mihnet kalırdı; ne de ölüm.

Cebrail bana şöyle dedi:

— Bunların güzelliğini görmeyi ister misin? Şöyle dedim:

— İsterim.

Bunun üzerine bir çadırın kapısını açtı; baktım. Öyle suretler gördüm ki, ömrümü onu anlatmakla geçirsem, yine bitiremem. Onların yüzleri sütten beyaz, dudakları yakuttan kırmızı, güneşten nurlu idi. Derileri kırmızı gülden ve ipekten daha yumuşaktı. Aydan da daha aydınlık idi. Kokuları miskten daha latifti. Saçları gayet siyahtı; kiminin saçı örülmüş; kiminin saçı salınmıştı. Kiminin saçı da durulmuştu. Salınmış saçlısı bir yere otursa, saçlar! çadır gibi iniyor; ayaklarına ulaşıyordu. Her birinin önünde bin tane hizmetkârı vardı.

Cebrail şöyle dedi: — Bunlar senin ümmetin içindir.

Cennette gördüğüm hayret verici şeylerden, biri de orada akan dört ırmaktı:»

Allah-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu:

— ('..Cennette; rengi kokusu, hiç bir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar.. Tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar., içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar., süzme baldan ırmaklar vardır.» (47/15)

Resulüllah S.A. efendimizin anlattıklarına devam edelim. Şöyle buyurdu:

— «Cebrail'e dedim ki:

—- Bu ırmaklar nereden gelir?. Ve nereye gider?. Şöyle anlattı:

— O kadarım bilirim ki, Kevser havuzuna akarlar. Ama nereden geldiğini bilmem. Yüce Hak katında senin kerametin çoktur. İstersen sana bildirir.

Bu düşüncede iken, bir melek gördüm; büyüklüğünü Allah'tan başkası bilmez. Çokça kanatlan vardı. Bana şöyle dedi:

— Bir kanadıma mübarek ayaklarını koy; gözlerini yum.

Ben de onun dediği gibi yaptım; o mübarek melek uçtu. Sonra bana:

— Mübarek gözlerini aç.

Dedi. Ben de onun dediği gibi yaptım. Gözlerimi açınca, bir ağaç gördüm; o ağacın altında ise, bir kubbe gördüm. O kadar büyüktü ki, dünyanın tümünü o kubbenin üzerine koysalar, büyük bir dağın üzerine bir kuş konmuş gibi olurdu. O kubbenin altından kilidi vardı; kapısı zeberceddendi. Gördüm ki, o dört ırmak bu kubbeden çıkıyor. Bunu gördükten sonra, dönmek istedim; o melek bana şöyle dedi:

— Ned'en bu kubbenin içine girip işin aslına vâkıf olmak istemiyorsun?.

— Kapısı kilitli. Dedim, şöyle dedi:

— Onun anahtarı sendedir.

— Ya, bunun anahtarı nedir?. Deyince, o melek şöyle dedi:

— BÎSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim Allah'ın adı ile.)

Söyle; o ,kapı ağılır. Ben de ileri vardım:

— BİSMİLLAHİRRAHMANlRRAHlM. (Rahman Rahim Allah'ın adı ile.)

Dedim; kapı hemen açıldı. Gördüm ki, o kubbenin dört duvarından bu dört ırmak akıyor. Sonra bana:

— Dikkatli bak.

Dedi. Baktım ki onun duvarının bir tarafında BİSM (ismi ile), bir tarafında ALLAH (Allah'ın), bir tarafında (ER-RAHMAN), bir tarafında da ER-RAHÎM (Rahim) yazılmış.

Su ırmağı BİSM'in MÎM gözünden akıyordu.

Süt ırmağı ALLAH'ın HA gözünden akıyordu.

Şarap ırmağa ER-RAHMAN'ın MİM gözünden akıyordu.

Bal ırmağı ER-RAHİM'in MİM gözünden akıyordu.

Böylece, gördüm ki, o dört ırmak bu dört kelimeden çıkıyor.

Buradan gitmek istediğim zaman, bana bir hitap geldi:

— Bir kimse, beni bu kelimelerle anarsa., halis bir kalble:

— BÎSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM. (Rahman Rahim Allah'ın adı ile.)

Derse bu dört ırmaktan ona içiririm. Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Sonra..

Cennette köşkler gördüm; inciden ve yakuttandı. Her birinin arası mağriple maşrık arası kadardı. Cebrail'e sordum:

— Bu köşkler kimindir?. Şöyle anlattı:

— Bir âmâyı elinden tutup yedi adım götüre: lerindir.

— Bunu ümmetime müdeleyeyim mi?. Dedim; şöyle dedi:

— Müjdeleyin; ama bundan daha büyük bir müjde vardır, onu da müjdeleyin.. Şudur: Bir mümin sabah kalkıp:

— LA İLAHE İLLALLAH. (Allah'tan başka ilâh yoktur.) Dedikten sonra abdest alarak namaz kılarsa, Yüce Hak onun için

cennette tamamı yirmi dünya büyüklüğünde mağripten meşrıka kadar mekân ihsan eder.

Bundan sonra. İdris'i a.s. gördüm; selâm verdim. Selâmımı tam tazimle aldı; bana:

— Merhaba. Dedi. Şöyle dedim:

— Güzel bir makama eriştin. Böyle deyince bana dedi k-i:

— N'olurdu, keşke dünyada olup senin ümmetinden sayılaydım. Şöyle dedim:

— Can acısından selâmet bulup bu yüce makama eriştin; dünyayı neylersin?.

Bu kerre "de şöyle dedi:

— Dünya yaratıldıktan bu ana kadar cümle yaratılmışların can acısını çekeydim; ama senin didarınla müşerref olaydım; böylece de ümmetin olaydım.

Şöyle sordum:

— Ey kardeşim İdris» böyle istemenin sebebi nedir?. Şöyle anlattı:

— Hangi köşkü görsem, hangi huriye teveccüh etsem şöyle diyorlar:

— Biz, Muhammed ümmetine aitiz.

Bu arada bir dağ gördüm; onun adına:

— Cebel-i Rahmet. (Rahmet Dağı.)

Derler. Baş yüksekliği Arş'a erişmişti; misk ve anberdendi.

O dağa iki kapı tertip etmişler; ikisi de ak gümüşten. Bir kapı ile diğerinin arası şu kadardı ki: Bir kimse, bir ata binip süratle beş yüz yıl seğirtse, bir kapıdan öbürüne ulaşamaz.

İçinde o kadar köşkler ve saraylar vardı ki, onların sayısını yapmak mümkün değil. Keza, onların güzelliğini anlatmak da mümkün değildir. Sordum:

— Bu köşkler, hangi peygamberindir. Yüce Bak şöyle buyurdu:

— Bu, peygamberler makamı değildir. Ümmet-i Muhammed'den bir kimse iki rikât namaz kılarsa, ona burada bir makam veririm.

İşte, anlatılan sebeoten ötürü, senin ümmetinden olmayı taleb ettim.

Hâsılı: Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediğ, beşer kalbine gelmeyen nimetler gördüm.

Bundan sonra, Cebrail ile cennetten çıktık. Yedinci semaya indim Burada İbrahim peygamberle görüştüm. Merhabalaştık; miracımı kutladı. Bana başka bir şey sormadı.

Bundan sonra, altıncı semaya indim; burada Musa ile görüştüm. O da miracımı kutladı; merhabalaştırk. Sonra, bana sordu:

— Ya Resulellah, ümmetine ne emrolundu?.

Şöyle anlattım:

— Bir gün ve bir gecede elli vakit namaz,, bir yılda altı ay oruç, cenabetten yedi kere gusül, murdarlık bulaşan yeri yedi kere yıkamak..

Bunları dinledikten sonra Musa şöyle dedi:

— Ümmetin, bunlara güç yetiremez; hepsini eda edip yerine getiremez. Vallahi senden evvel ben insanları tecrübe ettim. Ümmetim olan Beni israil'e türlü türlü vasiyetler, ahdler ve ikna yolundan çeşitli çarelere başvurdum. Yine de yerine getiremediler. Ümmetin için, bunların hafifletilmesini Rabbından rica eyle.

Bunun üzerine döndüm; Sidre-i Münteha'ya vardım secde eyledim. Niyaz ederek şöyle dedim:

— Ya Rabbi, ümmetim zaiftir; elli vakit namaza, altı ay oruca, yedi kere gusle, onlar ve ben takat getiremeyip kusur ederiz. Lütuf ve kerem olarak bunları hafiflet.

Bu niyazım üzerine, on vakit namaz, bir ay oruç; bir gusül kaldırıldı. Döndüm; Musa'ya geldim. Durumu anlattım; şöyle dedi:

— Ümmetin kırk vakit namazı, beş ay orucu, altı kere guslü yerine getiremeyip kusur ederler. Ümmetine acı, hafifletilmesini iste.

Bunun üzerine, tekrar Sidre-i Münteha'ya varıp hafifletilmesini rica ettim. Yine on vakit namaz bir ay oruç, bir kere gusül kaldırıldı. Yine: Musa'ya geldim; durumu haber verdim. Şöyle dedi:

— Ümmetin zaiftir. Otuz vakit namazı, dört ay orucu, beş kere guslü yerine getiremezler; kusur ederler. Bunun hafifletilmesini iste.

Tekrar gittim; secde eyledim. Bu emrin daha hafifletilmesini istedim; hafifletildi. Gelip durumu Musa'ya haber verip müşavere ettim. Tekrar gittim; hafifletilmesini istedim. Bunu yapmaya devam ettim; taa, sonunda:

— Ümmetin, bir gün ve bir gecede beş vakit namaz kılsın; yılda bir ay ramazan orucu tutsunlar; cenabetten bir kere gusül etsin; murdarlıktan elbiselerini bir kere yıkasınlar..

Emrini almcaya kadar. Bu emri de, dönüp geldim; Musa'ya anlattım:

— Beş vakit namaz, bir ay oruç, bir kere gusül, necasetleri bir kere yıkamakla emrolundum.

Dedim. Musa a.s. şöyle dedi:

— Yine hafifletilmesini iste. Dedim ki:

— Çok talep ettim; her talep ettiğimde de hafifletildi kerem olarak. Tekrar hafifletilmesini istemekten utanırım. Artık bunu kabul ettim

Musa'yı geçtikten sonra Rabbımdan bir nida geldi:

— Kullarımın ibadetini hafiflettim; beş vakit namazı imzaladım. Ya Muhammed, beş vakit namaz kılsınlar, onlara elli vakit namaz kılmış gibi sevap ihsan ederim.

Ümmetinden her kim, bir iyilik işlemek niyet edip sonra yapamazsa, onun niyetine göre bir sevap ihsan ederim. Hatta, yedi yüze varıncaya kadar, kat kat sevap ihsan ederim. Şayet bir günah işlemeye kasd eder de yapmazsa, o işi etmediği için sevap veririm. Şayet kasd ettiğini yaparsa, onun için bir günah yazarım.

Sonra..

Cebrail'in kanadına binip Beyt-i Makdis'e geldim. Burak'ı bağladığım halkayı gördüm. Mescide girip Allah-ü Taâlâ'ya şükür niyeti ile iki rikât namaz kıldım. Yüce Hakkın bu fazlına, keremine, lütuf ve ihsanına hamd ü şükür ettim.

Bundan sonra, Burak'a binip göz açıp kapayacak kadar az zaman içinde, Mekke'ye geldim. Allah'ın kudreti ile yatağımın henüz ısısı gitmemiş buldum.»


MİRACIN MÜDDETİ

Ammar r.a. şöyle anlattı:

— Resulüllah S.A.V efendimizin miracı üç saatte oldu; bitti. Abdullah b. Münebbih ise, şöyle anlattı:

— Resulüllah S.A.V efendimizin miraca gidişi gelişi dört saatte olup bitti.

Hülâsa: Bu hususta tam bilgi Allah katandadır. Ve., bu miracı tasdik edip tam itikadla inanmak farzdır. İnanmayıp, Resulüllah S.A. efendimizin Kudüs'e kadar gittiğini inkâr eden kâfir olur. Çünkü, bu hususta kat'î kesin delil vardır; Kur'an-ı Azimüşşan'la sabittir.

Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

— «Kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren o Yüce Zat, tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.» (17/1)

Mescid-i Aksa'dan (Kudüs'ten) semalara çıkmasını inkâr eden müptedi (bid'atçı) ve dalâlet ehlidir. Çünkü, Resulüllah S.A. efendimizin semalara yükselmesi çeşitli yollarla çıkarılan hadis-i şeriflerle tes-bit edilmiştir. Cümlesine inandık ve tasdik eyledik.

İşte, Resulüllah S.A.V efendimize MİRAÇ şerefi ihsan edildiğinden ism-i şerifine:

— SÂHÎB'ÜL - MİRAÇ.

Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Peygamber Efendimizin Mirac' a Çıkışı (3) coinage45 Peygamber Efendimizin Mirac 'a Çıkışı 0 01-03-2017 08:26
Peygamber Efendimizin Mirac' a Çıkışı (2) coinage45 Peygamber Efendimizin Mirac 'a Çıkışı 0 01-03-2017 08:26
Peygamber Efendimizin Mirac' a Çıkışı (1) coinage45 Peygamber Efendimizin Mirac 'a Çıkışı 0 01-03-2017 08:24
Peygamber Efendimizin Bir Duası Fatıma Tü'z Zehra Muhammed Mustafa (S.A.V.) 0 14-12-2009 23:05


Şu Anki Saat: 20:51


Powered by Www.MuhammedZuhdu.Com
Designed By : Manisa Tasarım
Www.MuhammedZuhdu.Com | Tüm Hakları Saklıdır...