Muhammed Zuhdu(K.S.)

Muhammed Zuhdu

Muhammed Zuhdu

Decrease Size Reset font to default Increase Size


Hadis-i Şerif

Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir ramazan diğer ramazana hep kefârettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.

Kıyamet Alametleri

Muhammed Zühdü Slide


ÖLÜM Yazdır e-Posta

 

Can Çekişmenin Şiddeti ve Ölüm Anında Müstehab Olan Durumlar

Miskin kulun önünde sadece ölüm dehşetinden başka ne azap, ne korku, ne üzüntü bulunmasa dahi bu hayatını zehir etmeye kâfidir. Sevincini bulandırmaya, unutkanlık ve gafletini kendisinden uzaklaştırmaya bu yeter. Bunun hakkında uzun düşünmesi ve büyük bir hazırlık görmesi gerekir.

Nitekim hukemadan biri şöyle demiştir: `Başkasının elinde bulunan bir üzüntüdür ki ne zaman seni kapsayacağını bilmezsin!`

Lokman Hakîm oğluna şöyle demiştir: `Ey oğul! Ne zaman karşılaşacağını bilmediğin ölüm, ansızın `sana gelmeden önce onun için hazırlan!`

Hayret edilecek nokta şudur ki eğer insanoğlu zevklerin en büyüğü olan eğlence meclisinde bulunduğu halde içeri girip kendisine beş sopa vuracak bir zabıtayı bekliyorsa, muhakkak keyfi kaçar. Oysa o insanoğlu her nefeste kendisine ölüm meleğinin gelmesinden gafil olduğu halde yaşamaktadır. Acaba bunun, cehalet ve aldanmaktan başka bir sebebi olabilir mi?

 

 

Ölüm sekeratındaki elemin şiddetini hakîki olarak ancak tadan bilir. Tatmayan bir kimse ise onu idrâk ettiği elemlere kıyas etmekle veya insanların sekerât anında içinde bulundukları şiddetli hallerinden istidlâl etmekle ancak bilir!

Bu duruma şahitlik eden kıyas şudur: Kendisinde ruh olmayan azalar elem duymaz, elemi hisseden ruhtur. Öyleyse azalara bir yara isabet ederse, ruha sirayet eder. Ruha sirayet ettiği nisbette elem duyar. Acı et, kan ve diğer parçalara dağılır. Ruha ancak elemin bir kısmı isabet eder. Sadece ruha isabet eden elem, ne büyük ve ne şiddetli bir elemdir! Koma hâli, bedenin derinliklerine dağılmış ruhun cüzlerini kapsayan bir elemden ibarettir. Eğer kişiye bir diken batarsa, hissettiği elem ancak dikenin battığı yere ulaşan ruh parçasında cereyan eder. Ateşin cüzleri, bedenin diğer cüzlerine dağıldığından ötürü büyür. Öyle ki yanan âzanın görü-nür ve görünmez hiçbir parçası kalmaz ki ateş ona isabet etmesin. Bu bakımdan etin diğer parçalarına dağılmış ruhanî parçalar o elemi hissederler.

Yara, sadece demirin temas ettiği yere isabet eder. Bunun için yaranın elemi, ateşin eleminden daha hafif olur. Öyleyse komanın elemi, ruhun bizzat kendisine dokunur, bütün cüzlerini kapsar; zira damarların her birinden çekilen ruhtur. Parçaların, mafsalların tepeden tırnağa kadar derinin altından çekilen ruhtur. O halde, onun üzüntü ve eleminden sorma! Üzüntü ve elemi hakkında `Ölüm kılıç darbesinden, bıçkıların biçmesinden makasların kesmesinden daha şiddetlidir` denilecek derecede şiddetlidir. Zira kılıçla bedeni kesmek, ruha taalluk ettiğinden dolayı acıtır.

Acaba ruhun bizzat kendisi kesildiğinde durum nasıl olur? Vurulan bir kimse, kalbinde ve dilinde, kuvvet kaldığından ötürü bağırır. Ölmek üzere olan bir kimsenin sesi ve nefesi, üzüntü onun kalbine yüklendiği, her parçasına ulaştığı, bütün kuvvetini yıktığı, azalan zayıf düşürdüğü için kesilmiştir. Bu bakımdan bağırma mecali kalmamıştır. Aklı örtüp şaşırtmış, dili konuşamaz duruma getirmiş, azalan zayıf düşürmüştür. Kişi inlemek, bağırmak ve imdat istemekle biraz kendisim rahata kavuşturmak ister. Fakat buna gücü yetmez. Eğer kendisinde bir kuvvet kalırsa ruhun çekildiği anda bir horlama, gırtlağından ve göğsünden bir homurtu işitilir. Bu esnada rengi bozulur, ağzına köpük yığılır. Sanki yaratılışının esası olan toprak onda belirmiştir! Onun her damarı çekilir.

Bu bakımdan onun içine ve dışına elem yayılır. Öyle ki gözleri yuvalarından fırlar, dudakları büzülür, dili çekilir, parmak uçları sararır. Bu bakımdan damarları çekilmiş bir bedenin halini sorma! Eğer çekilen tek damar olsaydı yine de elemi büyük olurdu. Oysa çekilen, elem duyan ruhun bizzat kendisidir. O da bir damardan değil, bütün damarlardan çekilir. Öyleyse nasıl elem duymasın? Sonra tedricî olarak azalar ölür. Önce ayaklar soğur, sonra baldırlar, sonra uyluklar!. Her âza için, üzüntüden sonra üzüntü, sekerattan sonra sekerât vardır. Can gelip boğaza dayanmcaya kadar!.. İşte o anda kişinin dünyadan ve aile efradından nazarı kesilir. Önündeki tevbe kapısı kapanır. Onu hasret ve pişmanlık kaplar.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Can gelip boğaza dayanmadıkça kulun tevbesi kabul olunur!47

Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca `Ben şimdi tevbe ettim` diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur.(Nisa/18)

Mücâhid bu ayetin tefsirinde demiştir ki: `Ölüm elçilerini gördüğünde, ölüm meleğinin yüzünden bir safha kendisine görünür. Ölümün şiddetleri arka arkaya geldiğinde ölümün acılığını ve üzüntüsünü sorma!`

Hz. Peygamber (s.a) şöyle dua demiştir:

Ey Allahım! Muhammed`e ölümün acılarını kolaylaştır!48

İnsanlar, ancak cehaletlerinden ötürü, ölümden sakınmıyor ve ölümü büyütmüyorlar; zira ölüm ancak peygamberlik ve velîlik nuruyla idrâk olunur. Bundan dolayı peygamberlerin (a.s) ve evliyanın ölümden korkuları büyümüştür,

Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: `Ey havariler cemaati! Allah`tan benim için ölüm şiddetini kolaylaştırmasını dileyin! Ölümden o derece korktum ki korkum ölüm üzerinde ölmekten beni durdurdu!`

Rivayet ediliyor ki Israiloğulları`ndan birkaç kişi bir kabristanın yanından geçtiler. Birbirlerine dediler ki: `Keşke şu kabristandan bir diriltip öbür âlemin durumunu sormak için Allah`a yalvarsaydınız`. Bu temenni üzerine Allah`a yalvardılar. Onlar bu durumda iken alnında secde eseri olan bir kişi kabirden çıktı ve dedi ki: `Ey cemaat! Benden ne istiyorsunuz? Ben elli seneden beri ölümü tatmışım! Hâlâ kalbimde ölümün acısı sükûn bulmamıştır!`

Hz. Âişe (r.a) şöyle demiştir: `Hz. Peygamberin ölümünün şiddetini gördükten sonra, ölümü kolay geçmiş hiçbir kimsenin haline gıpta etmemiştir.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Ey Allahım! Ruhu damar, kemik ve parmaklar arasından çekip alıyorsun. Ey Allahım! Ölüme karşı bana yardım et ve ölümü bana kolaylaştır.49

Hasan, Hz. Peygamberin (s.a) ölümün tasa ve elemi hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor:

Ölümün elemi, kılıçla vurulan üç yüz darbe kadardır.50

Hz. Peygamber`den ölüm ve şiddeti sorulduğunda, cevap olarak şöyle demiştir:

Ölümün en kolayı, yün içerisinde bulunan üç köşeli demir diken gibidir. Acaba diken, koparıp çıkaracağı yün olmaksızın yünden çıkar mı?51

Hz. Peygamber bir hastayı ziyaret ettikten sonra şöyle dedi:

Onun ne ile karşılaştığını biliyorum. Ölümün şiddetinden dolayı onun acımayan hiçbir damarı yoktur!52

Hz. Ali savaşa teşvik ederek şöyle dedi: `Eğer öldürülmezseniz, öleceksiniz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah`a yemin ederim! Benim için bin kılıç darbesi yemek, yatakta ölmekten daha kolaydır!`

Evzâî şöyle demiştir: `Kulağımıza geldiğine göre ölen kişi dirilinceye kadar ölümün elemini hisseder!`

Şeddâd b. Evs (r.a) şöyle demiştir: `Ölüm, mü`min için en korkunç tehlikedir. Ölüm bıçkılarla biçilmekten, makaslarla kesilmekten, kazanlarda kaynamaktan daha şiddetlidir! Eğer bir ölü kabrinden gönderilip dünya ehline ölümün acısını haber verse, onlar artık maldan fayda görmez ve uykudan zevk almazlardı`.

Zeyd b. Eslem53 babasının şöyle dediğini rivayet eder: `Mü`minin üzerinde derecelerinden birşey kalıp da mü`min ameliyle oraya ulaşmazsa, ölüm onun üzerinde şiddetlenir ki ölümün şiddet ve üzüntüsüyle cennetteki derecesine varsın! Kâfir bir kimse iyiliğinin karşılığını göremeyeceği için ölüm onun için kolaylaştınlır ki dünyada iyiliğinin karşılığını alsın cehenneme gitsin!`

Seleften bir zat hastalara `Siz ölümü nasıl görüyorsunuz?` diye devamlı sorardı. Bir zaman sonra kendisi hasta olunca bu sefer kendisine `Sen ölümü nasıl görüyorsun?` diye sordular. Cevap olarak dedi ki: "Sanki gökler yeryüzüne kapandı. Sanki nefesim iğnenin deliğinden çıkıyor!`

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Ani Ölüm, mü`min için rahat, fâcir için üzüntüdür.54 Mekhul, Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor:

Eğer ölünün kıllarından biri gökler ve yer ehli üzerine bırakılsa, onlar Allah`ın izniyle ölürler. Çünkü her kılda ölüm vardır. Ölümün girdiği şey ölür.55

Rivayet ediliyor ki eğer ölümün eleminden bir damla dünyanın bütün dağları üzerine konsaydı, bütün dağlar erirdi.

Yine rivayet ediliyor ki Hz. İbrahim (a.s) vefat ettiğinde Allah Teâlâ kendisinden sordu:

- Ey dostum! Ölümü nasıl gördün?

- Yârab! Islak yünün içine sokulan ve sonra geri çekilen bir dikenli şiş gibi gördüm!

-İyi bil ki ki biz onu senin için kolaylaştırdık.

Hz. Musa`nın ruhu, Allah Teâlâ`nın huzuruna vardığında Allah Teâlâ sordu:

- Ey Musa! Ölümü nasıl gördün?

- Sac üzerinde kavrulan bir kuş gibi gördüm. Ölmüyor ki istirahata kavuşsun, kurtulmuyor ki uçsun!

Hz. Musa`nın şöyle dediği rivayet ediliyor: `Nefsimi kasabın elinde diri diri yüzülen bir koyun gibi gördüm`.

Hz. Peygamberin ölüm anında yanında bir su bardağı vardı. Elini suya daldırıp onunla yüzünü meshederek şöyle buyurdu:

Yârab! Ölümün dehşetlerini bana kolaylaştır!56

Fâtıma (r.a) buna karşılık `Ey baba! Üzüntün için vay hâlime` dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Bugünden sonra baban için üzüntü yoktur.57

Hz. Ömer (r.a) Ka`b`ul-Ahbar`a hitaben dedi ki:

- Ey Ka`b! Bize ölümden haber ver!

- Evet, Ey mü`minlerin emiri! Ölüm, bir kişinin içine sokulan çok budaklı bir ağaca benzer. Her budak bir damara saplanır. Sonra kuvvetli bir kişi o ağacı çeker. O ağacın budakları aldığını alıp beraberinde çıkarır, bıraktığını da bırakır.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kul, ölümün üzüntü ve dehşetleriyle pençeleşir. Onun mafsallarının biri diğerine selâm vererek şöyle der: Selâm senin üzerine olsun! Kıyamet gününe kadar sen benden, ben de senden ayrılıyorum.58

İşte bunlar Allah`ın dostları üzerinde görülen ölüm acılarıdır. Acaba bizim gibi günahlara dalmış kimselerin hâli ne olacaktır? Ölümün dehşetleriyle beraber diğer felaketler de bize hücum ederler; ölümün felaketleri üç tanedir:

İlk felâketi: Daha önce söylediğimiz gibi, şiddetli koma hâlidir.

İkinci felâket: Ölüm meleğinin suretini görüp onun korkusundan kalbe hâkim olmasıdır. Eğer ölüm meleğinin, günahkâr kulun ruhunu aldığı zamanki şekline en cesaretli insanın bile bak

maya gücü yetmez.

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine Tâcir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?` diye sordu. Ölüm meleği `Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!` dedi. İbrahim (a.s) `Gücüm yeter` dedi. Melek `O halde yüzünü çevir!` dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s) yüzünü çevirince, simsi-yah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s) düşüp bayıldı. Ayıldığımda melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine İbrahim (a.s) `Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında fâcir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kâfi gelir` dedi.

Ebû Hüreyre (r.a) Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor: "Dâvûd (a.s) kıskanç bir kişiydi. Çıkarken kapılarını kilitlerdi. Birgün kapıyı kilitleyip çıktı. Hanımı eve bakınca evde bir kişinin olduğunu gördü ve dedi ki: `Bu kişiyi kim içeri soktu? Eğer Dâvûd gelip bunu burada görürse çok üzülür`. Dâvûd (a.s) geldi. O kişiyi görünce `Sen kimsin?` diye sordu. O kişi `Ben padişahlardan korkmayan, hiçbir perdenin mâni olamadığı bir kimseyim` dedi. Dâvûd (a.s) `Öyleyse sen ölüm meleğisin!` dedi. Dâvûd (a.s) korkusundan olduğu yerde kalakaldı!"59

Rivayet ediliyor ki Hz. İsa (a.s) bir kuru kafanın yanından geçerken ayağı ile kafaya vurup `Allah`ın izniyle konuş!` dedi. Bunun üzerine kuru kafa `Ey Allah`tan gelen ruh! Ben falan falan zamanın sultanıyım. Birgün başımda tacım, etrafımda askerler ve hizmetkârlarım olduğu halde tahtımın üzerinde otururken ansızın ölüm meleği bana göründü. Her âzam kendi istikametinde benden boşandı. Sonra canım ona doğru çıktı. Keşke o cemaatlerden olan ayrılık olaydı. Keşke o ünsiyetten olan vahşet olaydı!` dedi.

İşte bu, bir felâkettir ki asiler onunla karşılaşır, Allah`a itaat edenler ise ondan korunurlar.

Peygamberler sadece komanın dehşetini hikâye ettiler. Ölüm meleğinin suretini görenin hissettiği korkuyu hikâye etmediler.

Eğer bu sureti kişi bir gece rüyasında görse hayatı allak bullak olur. Acaba bir de o şekilde görürse nasıl olur?

İtaat eden bir kimseye gelince o, ölüm meleğini en güzel surette görür.

İkrime60 İbn Abbas`tan şöyle rivayet etti: "İbrahim (a.s) bir kişi idi. İçinde ibadet ettiği bir evi vardı. Çıkınca evini kilitledi. Birgün evine dönünce içerde bir kişi gördü ve sordu: `Seni eve kim soktu?` Kişi `Evin sahibi soktu!` dedi. İbrahim `Evin sahibi benim!` dedi. Kişi Hem senden, hem de benden daha fazla bu eve sahip olan bir zat beni buraya soktu` dedi. İbrahim.(a.s) Sen meleklerin hangisisin?` dedi. Kişi `Ben ölüm meleğiyim!` dedi. İbrahim (a.s) `Mü`minin ruhunu kabzettiğin andaki suretini bana gösterebilir misin?` dedi. Ölüm meleği `Evet! Yüzünü benden çevir!` dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s) yüzünü çevirdi. Dönüp bakınca bir gençle karşı karşıya olduğunu gördü.

(Ikrime şöyle devam ediyor: İbn Abbas ölüm meleğinin o anki yüzünün ve elbisesinin güzelliğinden ve güzel kokusundan bir nebze zikretti). Bunun üzerine İbrahim (a.s) `Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında mü`min senin suretinden başka birşey ile karşılaşmazsa yine de mü`mine bu güzel suretin kâfidir` dedi".

Koruyucu iki meleğin müşahedesi de bundandır.

Vuheyb şöyle diyor: Kulağımıza geldiğine göre hiç kimse amelini yazan iki melek kendisine görünmeden ölmez. Eğer itaatkâr bir kul ise o iki melek ona derler ki: `Allah sana hayırlı mükâfat versin. Çoğu kez bizi doğruluk meclisinde oturttun, sâlih amellerde hazır bulundurdun!` Eğer fâcir ise iki melek ona derler ki: `Allah sana mükâfat vermesin. Çoğu kez bizi kötü mecliste oturttun. Salih olmayan amelde hazır bulundurdun. Bize çirkin konuşmalar dinlettirdin.Bu bakımdan Allah bizden taraf sana hayrı mükâfat olarak vermesin`.

İşte bu durum, ölünün iki meleğe doğru dikilen gözleridir. Artık o ebediyyen dünyaya dönemez.

Üçüncü felâket, asilerin ateşteki yerlerini görmeleri ve görmeden önceki korkularıdır. Çünkü asilerin Ölüm esnasında güçleri tükenir, ruhları teslim olur, iki şeyden birini haykıran ölüm meleğinin narasını dinlemedikçe ruhları çıkmaz; ya `Ey Allah`ın düşmanı! Ateşle müjdelen` veya `Ey Allah`ın dostu! Cennetle müjdelen!` der! Akıl sahiplerinin korkusu bundandır.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Sizden bir kimse varacağı yeri bilmedikçe, cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe ölmez.61

- Kim Allah ile mülâki olmayı severse, Allah da onun mülakatını sever. Kim Allah`ın mülakatından hoşlanmazsa Allah da onun mülakatından hoşlanmaz.

- Hepimiz ölümden hoşlanmıyoruz!

- O, hoşlanmamak değildir. Mü`mine varacağı yer gösterildiğinde Allah ile mülâki olmayı sever ve Allah da onunla mülâki olmayı sever.62

Rivayet ediliyor ki Huzeyfe b. Yeman öleceği sırada İbn Mes`ud`a (doğrusu Ebû Mes`ud`dur) dedi ki: `Bak! Gecenin hangi saatinde bulunuyoruz?` Bunun üzerine İbn Mes`ud (Ebû Mes`ud) baktı ve sonra gelip dedi ki: `Kırmızı yıldız (fecirden az önce doğan yıldızdır) doğmuştur!` Bunun üzerine Huzeyfe şöyle dedi: `Ateşe götüren bir sabahtan Allah`a sığınırım!`

Mervan, Ebû Hüreyre`nin yanına varıp şöyle dua etti: `Yârab! Ölümü Ebû Hüreyre için kolaylaştır`. Ebû Hüreyre hemen akabinde `Yârab! Ölümün acısını artır` dedi ve ağladı. Bunun üzerine Mervan, Ebû Hüreyre`ye `Seni ağlatan nedir?` dedi. Ebû Hüreyre cevap olarak dedi ki: `Allah`a yemin olsun, dünya için üzüldüğüm veya sizden ayrıldığım için ağlamıyorum. Fakat ben rabbimden ya cennet veya cehennemin müjdesinden birini bekliyorum`.

Hz. Peygamber`den rivayet edilmiştir ki Allah Teâlâ bir kuldan razı olduğunda şöyle der: `Ey ölüm meleği! Falan adama git! Onu rahata kavuşturmak için ruhunu getir! Onun amelinden şimdiye kadar yaptığı bence kâfidir. Onu denedim; sevdiğim yerde buldum`. Bunun üzerine ölüm meleği beraberinde beş yüz melek ve gül desteleri ve zaferan kökleri olduğu halde (gelir), onlardan her biri ayrı bir müjde ile onu müjdeler. Melekler beraberinde gül desteleri olduğu halde iki saf halinde o kişinin ruhunun çıkışını beklerler. İblis onlara baktığında elini başının üzerine koyarak bağırır. Bu bağırış üzerine askerleri kendisine `Ey efendimiz! Sana ne oldu?` derler. İblis der ki: `Şu kula verilen şerefi görmez misiniz? Siz bu kulu ifsâd etmek için neredeydiniz?` Onlar derler ki: `Biz onu sapıtmak için var kuvvetimizle çalışıp yorulduk. Fakat o korunuyordu`.63

Hasan Basrî şöyle demiştir: `Mü`min için ancak Allah`ın mülakatında rahat vardır. Kimin rahatı Allah`ın mülakatında ise ölüm günü onun için sevinme, emniyet, izzet ve şeref günüdür`.

Câbir b. Zeyd`e ölüm anında: `Canın ne istiyor?` diye soruldu. Cabir `Hasan Basrî`ye bir defa bakmayı!` dedi. Hasan Basrî, Câbir`in huzuruna vardığında: `İşte Hasan geldi!` dediler. Bunun üzerine gözünü açıp Hasan`a baktı, sonra şöyle dedi: `Ey arkadaşlar! Şimdi Allah`a yemin ederim sizden ayrılıyor, ya cennete veya cehenneme gidiyorum!`

Muhammed b. Vâsi, sekeratta iken şöyle demiştir: `Ey arkadaşlar! Cehenneme gitmek üzere veya Allah`ın affedeceği ümidiyle selâm size!`

Seleften biri ebediyyen sekeratta kalıp ne sevaba, ne de ikaba gönderilmemesini temenni etmiştir. Çünkü sû-i hâtime (kötü sonuç) korkusu ariflerin kalplerini paramparça etmiştir. Bu korku, ölüm anında, büyük tehlikelerdendir. Sû-i hatimenin mânâsını, ariflerin bundan ne kadar çok korktuklarını, Korku ve Ümit bahsinde zikretmiştik. O bahis buraya da uygundur. Fakat onu tekrar etmekle sözü uzatmak istemiyoruz.

47) Tirmizî

48) Hz. Aişe`den

49) İbn Ebî Dünya

50) İbn Ebî Dünya

51) İbn Ebî Dünya

52) İbn Ebî Dünya

53) Zeyd b. Eslem el-Adevî el-Medenî şâyân-ı itimad bir âlimdir. Eslem ise

Hz. Ömer`in azadlısıdır.Ömrünün yarısı İslâm`da, yarısı küfürde geçmiştir.114 yaşında H. 80 senesinde vefat etmiştir.

54) İmam Ahmed

55) İbn Ebî Dünya

56) Buhârî, Müslim.

57) Buhârî

58) Deylemî, Müsned`ül-Firdevs

59) İmam Ahmed

60) İkrime, İbn Abbas`m talebesi ve azadlısıdır.

61) İbn Ebî Dünya

62) Müslim, Buhârî

63) İbn Ebî Dünya

İhyai Ulumiddin

 

Hadis-i Şerif

1- Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Bir seferde Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Cemaat, yüksek sesle tekbir almaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:  "Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra duâ ediyorsunuz; ne de bir gâibe! Muhakkak siz işiten yakın bir zâta duâ ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir." Ebû Mûsâ: "Ben onun arkasındaydım ve 'lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' diyordum. Bunun üzerine de: "Ey Abdullah bin Kays! Sana cennet definelerinden bir define göstereyim mi?" dedi. Ben: "Hay hay yâ Rasûlallah!" dedim. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' de!" buyurdu. (Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704)

2- "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever." (Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677) Diğer rivâyet şöyledir: "Gerçekten Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer." (Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677)

3-"Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber' demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir." (Müslim, Zikir 10)

4-"Bir kimse günde yüz defa, 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu, ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O'nundur, hamd de O'na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)' derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere 'Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)' derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur." (Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691)

5-"İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah'a makbuldürler. (Bunlar:) 'Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah'ı tenzih ederim)' (kelimeleridir)." (Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694)

6- "Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah'ı tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur ve Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)' demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür." (Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695)

7- Mus'ab bin Sa'd (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: 'Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanındaydık. "Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?" diye sordu: "Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir" buyurdu. (Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed'ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu't-Tesbîh)

8- Muhâcirlerin fakirleri Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek: 'Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve devamlı nimetleri alıp gittiler' demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Neymiş o" diye sordu. Muhâcirler: '(Ne olacak,) Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor; bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama,) Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle âzâd ediyor, biz edemiyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha fazîletli olamaz; meğer ki sizin yaptığınız gibi yapmış olsun!" buyurdu. Muhâcirler: 'Hay hay yâ Rasûlallah!' dediler. Rasûlullah: "Her namazdan sonra otuz üç kere tesbih (sübhânallah), tahmid (el-hamdu lillâh) ve tekbir (Allahu ekber zikri) edersiniz." Bunun üzerine fakir muhâcirler Rasûlullah (s.a.s.)'a dönerek: 'Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bunun mislini onlar da yaptılar' dediler. Rasûlullah: "(Ne yapalım,) Bu, Allah'ın bir fazl u keremidir; onu dilediğine verir" buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142, hadis no: 595)

9- "Bir kimse her namazın sonunda Allah'a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadîr' derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur." (Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597)

10- "Bir kimse, on defa 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd de O'na mahsustur. O her şeye kaadirdir)' derse, İsmâil oğullarından dört kişi âzâd etmiş gibi olur." (Müslim, Zikir 30, hadis no: 2693)

11- “Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir gün sordu: “Size amellerinizin en hayırlısını, sizin derecenizi en çok artıracak, Melîkiniz nezdinde en temiz, sizin için altın ve gümüş bağışlamanızdan daha hayırlı, sizin için düşmanınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, onlar da sizin boyunlarınızı vurmalarından da hayırlı amelinizi haber vereyim mi?” “Bu nedir ey Allah’ın Rasûlü?” dediler. “Allah’ı zikretmektir!” buyurdu. (İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an

24)
12- İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanlar(ın bir kısmı), belâya mâruzdur. Bir kısmı da âfiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz âfiyete de hamd edin.” (İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2, 986)

Namaz Vakitleri