Muhammed Zuhdu(K.S.)

Muhammed Zuhdu

Muhammed Zuhdu

Decrease Size Reset font to default Increase Size


Hadis-i Şerif

Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir ramazan diğer ramazana hep kefârettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.

Kıyamet Alametleri

Muhammed Zühdü Slide


Kimya-i Saadet Yazdır e-Posta

BİRİNCİ UNVAN
KENDİ NEFSİNİ BİLMEK
[Bu unvanda on sekiz fasıl vardır]
Bil ki, Allahü Teâlâ'yı tanımanın anahtarı, kişinin
kendini tanıyıp bilmesidir. Bu yüzdendir ki, şöyle
buyurulmuştur: «Nefsini (kendi hakikatini) bilip
tanıyan, rabbini tanır.» Bu mevzuda Cenab-ı Hak
şöyle buyurmuştur: «Pek yakında onlara dışlarında
ve kendi nefislerinde âyetlerimizi (kudretimizin ve
varlığımızın belgelerini) göstereceğiz. Ta ki,
(Peygamberin söylediğinin) hak olduğunu
anlasınlar.» (1)
Hulâsa, sana senden yakın hiçbir şey yoktur.
Kendini bilmezsen, başkasını nasıl bilirsin?
Kendimi biliyorum, tanıyorum diyorsan
yanılıyorsun! Zira böyle bilmek, Hakkı tanımanın
anahtarı olamaz. Hayvanlar da kendilerinden bu
kadar bilir. Sen kendinden başın, yüzün, elin,
ayağın, etin ve derinden fazla bir şey bilmiyorsun.
Bâtından ise bildiğin, acıktığın zaman yemen,
kızdığın zaman bir kimseye saldırman, şehvetin
galebe çaldığı zaman hanımına yaklaşmandan fazla
bir şey değildir. Bu hususlarda, bütün hayvanlar
seninle aynıdır. O hâlde senin, hakikatini araman
lâzımdır. Sen nesin, nereden gelmişsin, nereye
gideceksin, bu dünyaya ne yapmak için geldin, seni
niçin yarattılar, saadetin nedir, nededir; şakiliğin
[şaki: bedbaht], ziyanın nedir, nededir?
Senin bâtınında toplanan sıfatların bir kısmı umum
hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı
şeytanlara ve bir kısmı da meleklere mahsus
sıfatlardır. Sen bunlardan hangisindensin?
Cevherinin hakikati hangisidir? Hangileri ariyettir
[tekrar alınmak üzere sana verilmiştir?]. Bunu
bilmezsen, saadetini arayamazsın. Çünkü, her
birinin gıdası ayrı, saadeti başkadır. Hayvanın
gıdası ve saadeti yemek, uyumak ve çiftleşmektir.
Eğer hayvan isen, gece - gündüz mideni doldurma
ve çiftleşme yollarını ara. Yırtıcı hayvanların gıdası
ve saadeti yırtmak, parçalamak, öldürmek ve
saldırmaktır. Şeytanların gıdası ise kötülük,
aldatmak ve hile yapmaktır. Eğer onlardan isen,
kendi rahat ve iyiliğine kavuşman için, onların
yaptıklarını sen de yap!.. Meleklerin gıdası ve
saadeti Allahü Teâlâ'nın cemâlini müşahededir.
Hırs, tasallut, hayvan ve yırtıcı hayvan sıfatları
melekliğe çıkan yol değildir. Eğer sen aslında
melek cevheri isen, Allahü Teâlâ'yı tanımaya uğraş
ve kendini o cemâli müşahede edecek hâle getir.
Kendini şehvet ve gazab elinden kurtar ve bu
hayvan ve canavar sıfatlarının sende niçin
yaratıldığını anlamaya çalış. Onlar, seni kendilerine
esir etmek, kendi hizmetlerinde çalıştırmak, gece -
gündüz bedava hizmet ettirmek için mi
yaratılmışlardır? Yoksa, senin onları esir etmen,
ilerde vâki olacak yolculukta onları kendi emrine
alman, birinden binek hayvanı, diğerinden silâh
yapman için mi yaratıldılar? Bu dünyada kaldığın
birkaç gün içinde onlardan faydalan. Ancak
böylece kendi saadet tohumunu elde edebilirsin.
Saadet tohumunu elde ettikten sonra, onları
ayaklarının altına al ve yüzünü saadetinin
bulunduğu tarafa çevir. Orası havas [seçilmiş
kullar] için Allahü Teâlâ'nın zâtı, avam için ise
cennet diye ta'bir olunur.
O hâlde bu mânâların hepsini bilmen lâzımdır.
Böylece kendinden az bir şey bilmiş olursun.
Bunları bilmeyenin dinden nasibi, suret ve
görünüştür. Dinin hakikatinden, özünden haberi
yoktur.
(1) 41 - Fussilet: 53.
BİRİNCİ FASIL
İNSAN KAÇ ŞEYDEN YARATILMIŞTIR?
Kendini tanımak, bilmek istersen, iki şeyden
yaratılmış olduğunu bilmelisin. Biri zahirî kalıp.
Buna beden derler. Göz ile görülebilir. Diğeri bâtın
[içyüz, görünmeyen taraf] mânâsındadır. Ona nefs
derler, ruh derler ve kalb derler. Bu ancak hakikat
gözü ile bilinir. Baş gözü ile görülemez. Senin
hakikatin, aslın, bu bâtın mânâsındadır. Ondan
gayrisi ona tâbidir. Onun askeri ve hizmetçisidir.
Biz bu mânâya kalb ismini vereceğiz. Kalb
dediğimiz zaman biliniz ki, bazen ruh dedikleri,
bazen nefs dedikleri, insanın hakikatini demek
istiyoruz. Kalb demekle, göğsün sol tarafına
yerleştirilmiş olan et parçası [yâni yüreği]
kasdetmiyoruz. Onun bir kıymeti yoktur.
Hayvanlarda da ölülerde de vardır. Baş gözü ile
görülebilir. Baş gözü ile görülen her şey, bu
âlemden olup bunlara âlem-i şehâdet denir.
Kalbin hakikati bu âlemden değildir. Bu âleme
garib olarak gelmiştir. Yolcu gibi gelmiştir.
Görünen et parçası [yürek] onun taşıyıcısı ve
âletidir. Bedenin tüm uzuvları [organları], onun
askeridir. Bütün bedenin padişahı odur. Hak
Teâlâ'yı tanımak, O'nun cemâlini müşahede etmek,
onun sıfatıdır. Teklif ona olmaktadır. Hitab onadır.
'Itab ve ikab [azarlama ve cezalandırma] onadır.
Asıl saadet ve şekavet [bedbahtlık, kötü hallilik]
onun içindir. Beden, bütün bunlarda ona
uymaktadır. Onun hakikatini bilmek, sıfatlarını
tanımak, Allahü Teâlâ'yı tanımanın, bilmenin
anahtarıdır. Onu bilmeye çok uğraş ki, o çok
yüksek bir cevherdir. Melekler cevherindendir.
Onun asıl madeni, Allahü Teâlâ hazretleridir.
Oradan gelmiştir, tekrar oraya dönecektir. Buraya
gurbete gelmiştir. Ticaret ve ziraat tohumu ekmek
için gelmiştir. O hâlde bu mânâdaki ticaret ve
ziraati bilmelisin.
İKİNCİ FASIL
KALBİN HAKİKATİNİ BİLMEK
Varlığı bilinmeyince, kalbin hakikati anlaşılamaz.
O hâlde hakikatinin ne olduğunu, sonra askerini,
sonra bu asker ile olan bağlılığını, sonra sıfatlarını
bilmek lâzımdır. Sıfatlan bilinirse, Allahü Teâlâ'nm
bilinmesinin nasıl hâsıl olduğu, kendi saadetine
nasıl ulaştığı bilinir. Bunlann her birine ayrı ayrı
işaret edeceğiz.
Kalbin varlığı aşikârdır. Zira, insanın kendi
varlığında şüphesi yoktur. İnsanın varlığı bu kalıbı
ile değildir. Bu kalıp, ölüde de vardır, fakat ruhu
yoktur!
Biz kalb demekle, ruhun hakikatini kasd ediyoruz.
Bu ruh olmazsa, beden temiz olamaz. Gözünü
kapayıp kalıbını, gökleri, yerleri ve gözle
görülebilen her şeyi unutsa da kendi varlığını zarurî
olarak bilir. Her ne kadar kalıbından, yerden,
gökten ve göklerde olanlardan haberi olmasa da,
kendinden haberi olur. Bu hususta dikkatli düşünen
bir kimse, âhiretin hakikatinden bir şeyler anlar ve
yine anlar ki, bu bedeni ondan alırlar; o ise bir
yerde kalır, yok olmaz.
ÜÇÜNCÜ FASIL
KALBİN HAKİKATİ
Ruhun hakikatinin mahiyetini, ona mahsus
sıfatların neler olduğunu bildirmeye dinimiz
müsaade etmiyor. Bunun için Allah'ın Resulü
(sallâllahü aleyhi ve sellem) bunu açıklamadı.
Nitekim, Allahü Teâlâ Peygamberimize (s.a.)
buyurdu: «Ve, sana rûhdan sorarlar. Onlara de ki,
ruh Rabbimin emrindendir» (1). Bundan fazlasını
söylemeye izin yoktur. Ruh, Allahü Teâlâ'ya, ait
şeylerdendir ve âlem-i emirdendir. O âlemden
gelmiştir: «Biliniz ki, halk [yaratma] ve emir
O'nundur» (2), buyuruldu. Âlem-i halk başkadır,
âlem-i emr başkadır, ölçülebilen, sayılabilen ve
boyutları olan her şeye âlem-i halk denir. Halk
kelimesinin lügatta asıl mânâsı ölçmektir. Halbuki
insanın kalbinin ölçüsü ve sayısı olmaz. Bunun
içindir ki, bölünmeyi kabul etmez. Eğer
bölünebilseydi, bir tarafında bir şeyi bilmemek,
diğer tarafında aynı şeyi bilmek caiz olurdu.
Böylece, bir anda hem âlim, hem de cahil olmuş
olurdu. Bu ise imkânsızdır! Bölünme ve ölçü
kendisine yanaşamadığı hâlde, bu ruh, mahlûktur,
yaratıktır. Takdir, yaratmak mânâsına geldiği gibi,
halk kelimesi de yaratmak mânâsına gelir. O hâlde,
bu mânâda yaratıktır. Diğer mânâda ise, âlem-i
emirdendir. Çünkü, âlem-i emirdeki şeyler, boyut
ve ölçü kabul etmez.
O hâlde, ruha kadîm [ezeli] diyenler yanılıyor.
A'raz [sıfat] diyenler de yanılıyor. Çünkü, a'razın
kıyamı [ayakta durması, varlığı] kendi ile değil,
tâbi olma seklindedir. Ruh ise, insanın aslıdır.
Bütün kalıp, ona uymaktadır. Nasıl a'raz olabilir?
Ruha cisimdir diyenler de yanılıyor. Zira cisim,
bölünebilir. Ruh ise bölünemez. Ama başka bir şey
daha vardır ki, ona da ruh [can] derler. O
bölünebilir. Belki o hayvanların ruhu olabilir. Fakat
bizim kalb dediğimiz ruh, Allahü Teâlâ'yı tanımak,
bilmek yeridir. Hayvanlarda bu yoktur. Bu, ne
cisim, ne a’razdır, belki melek cevherlerinden bir
cevherdir. Onun hakikatini bilmek zordur. Onu
şerh etmeye [açıklamaya], uzun anlatmaya da izin
yoktur. Başlangıçta bunu bilmeye hacet de yoktur.
Başlangıçta tutulacak din yolu mücâhededir [nefis
mücadelesidir]. Bir kimse şartlarına uyarak
mücâhede yaparsa, bu marifet kendiliğinden hâsıl
olur. Kimseden dinlemesine lüzum kalmaz. Bu
marifet Allahü Teâlâ'nın buyurduğu şu hidâyet
cümlesindendir: «Rızâmızı isteyip, zahir ve bâtın
düşmanlarla cihâd edenlere cennetlerimize
kavuşma yollarını hidâyet ederiz» (3).
Mücâhedesini henüz tamamlamayanla, ruhun
hakikati hakkında konuşmak doğru olmaz. Fakat
mücâhededen önce, kalbin askerini bilmek
lâzımdır. Zira kalb askerini tanımayan, (nefsiyle)
cihad edemez.
(1) 17 - İsrâ: 85.
(2) 7 - A'râf: 54.
(3) 29 – Ankebût: 69.
DÖRDÜNCÜ FASIL
İNSANIN BEDENE İHTİYACI
Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin çeşit
çeşit askerleri vardır. Ayet-i kerimede, «Senin
Rabbinin askerlerini, O’ndan başkası bilmez» (1),
buyuruldu. Kalb âhiret için yaratılmıştır. Onun işi,
saadeti [mutluluğu] aramaktır. Allahü Teâlâ'yı
tanımak, bilmek ise, Allahü Teâlâ'nın yarattıklarını
bilmekle ele geçer. Bu da bütün âlemdir. Alemdeki
acayip şeyleri tanımak, ona hisler [duygular]
yoluyla gelir. Bu hisler ise, beden ile varlıkta
durmaktadır. O hâlde, marifet [tanımak, bilmek]
onun avıdır. Hisler de tuzağıdır. Beden, binek
hayvanıdır ve onun tuzağının taşıyıcısıdır. Bunun
için, onun bedene ihtiyacı vardır. Beden, sudan,
topraktan, sıcaklıktan ve rutubetten mürekkebtir
[bunlardan oluşmuştur]. Bu yüzden zaif ve
muhtaçtır. Helak olmasından korkulur. İçerden,
acıkma ve susama; dışardan, ateş, su, düşmanlar ile
canavarların ve başka şeylerin kendini öldürmek
istemeleri sebebiyle korkudadır. Açlık ve susama
sebebiyle yemek ve içmek ister. Bunun için iki
askere muhtaçtır. Biri zahirde, el, ayak, ağız, diş,
mide gibi. Diğer bâtında, yemek ve içmek isteği
gibi. Dışarıdaki düşmanlardan korunması için iki
askere ihtiyacı vardır: Biri zahirde, el, ayak, silâh
gibi. Diğer bâtında, hışım ve gazab [kızgınlık] gibi.
Görmediği gıdayı istemesi ve görmediği düşmanı
defetmesi mümkün olmadığına göre, idrak etmeye,
anlamaya ihtiyacı vardır. Bir kısmı zahirdedir [yani
açıktadır, görünür]. Beş duygu organı olan göz,
burun, kulak, dil ve el gibi. Bir kısmı da bâtındadır.
Onlar da beştir ve yeri dimağdır [beyin, akıl]:
Hayâl kuvveti, düşünme kuvveti, ezberleme
kuvveti, hatırlama kuvveti ve vehim kuvvetidir. Bu
kuvvetlerden her birinin hususî işleri vardır. Bir
tanesine zarar gelirse insanın işi, dünyada da
âhirette de aksar.
Bu dıştaki ve içteki askerler, kalbin emrindedirler.
Kalb ise hepsinin âmiri ve padişahıdır. Dile emir
verince hemen konuşur. Ele emredince tutar.
Ayağa emredince, yürür. Göze emredince, bakar.
Düşünce kuvvetine emir verince, düşünür. Hepsini
onun isteğine ve emrine vermişlerdir. Böylece
bedeni muhafaza ederler. Bu, azığını alıncaya,
avını elde edinceye, âhiret ticaretini bitirinceye ve
kendi saadet tohumunu ekinceye kadar devam eder.
Bu askerlerin kalbe itaat etmesi, meleklerin Allahü
Teâlâ'ya itaat etmesine benzer ki, hiçbir emrine
muhalefet edemezler. Hattâ yaratılış icabı olarak ve
isteyerek, emrolunanı yaparlar.
(1) 74 - Müddessir: 31.
BEŞİNCİ FASIL
KALB ASKERİNİN BİLİNMESİ
Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer.
Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir
şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı
gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab,
şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin
padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın
bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin
idaresi ancak bunlarla yürür.
Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır,
sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma
sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine
muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan
bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet
müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli,
azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak,
dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima
veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve
tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire
uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü
onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş
görmekten onu meneder, emniyet müdürünü,
yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve
incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun
gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş
yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp
(yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla
uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse,
beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu
ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış
olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse
memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak
olur.
ALTINCI FASIL
ŞEHVETİ, GAZABI, BEDENİ, DUYGU
ORGANLARINI, AKLI VE KALBİ DOĞRU
YOLDA KULLANMAK
Bundan önceki anlattıklarımızdan, şehvet ve
gazabın, yemek - içmek ve bedeni korumak için
yaratıldığı anlaşıldı. Demek ki, her ikisi de bedene
hizmet ediyorlar. Yemek ve içmek, bedenin
yemidir, gıdasıdır. Beden duygulara hamal olarak
yaratılmıştır. O hâlde beden, hislere [duygulara]
hizmet ediyor. Duygular ise, aklın haber toplaması
için birer casus olarak yaratılmıştır. Böylece onun
tuzağı olurlar. Onların vasıtasiyle, Allahü Teâlâ'nın
sun'undaki hayranlık verici şeyleri bilir. Demek ki
duygular, akla hizmet ediyorlar. Akıl ise, kalb için
yaratılmış olup onun mumu ve kandili olmak, ona
ışık tutmak içindir. Bunun nuru ile Allahü Teâlâ'yı
görür. Kalbin cenneti budur. Şu hâlde, akıl da
kalbin hizmetçisi oldu. Kalbi ise, Allahü Teâlâ'nın
cemâline bakmak için yaratılmıştır. O bununla
meşgul olunca köle ve hizmetçiler de o huzurda
bulunmuş olur. Allahü Teâlâ bunun için buyuruyor:
«Cinleri ve insanları, yalnız. Bana ibâdet etmeleri
ve Beni tanımaları için yarattım» (1).
Demek ki, kalbi yarattılar ve bu memleket ile
askeri ona verdiler. Bu binek vasıtasiyle toprak
âleminden, a'lâ-yı ılliyyîne sefer eylemesi için, bu
beden bineğini ona esir eylediler. Bu nimetin
hakkını gözetmek ve kulluk şartlarını yerine
getirmek isterse padişah gibi, memleketinin
ortasında oturmaya lâyık olur. Allahü Teâlâ'ya
döner ve maksadı Allah olur. Ahireti, vatanı ve
devamlı duracağı yeri; dünyayı konak yeri; bedeni
binek vasıtası; elini, ayağını ve diğer organlarını
hizmetçi, aklını vezir, şehvetini maliye müdürü,
gazabını emniyet müdürü, duygu organlarını
istihbarat memuru eyler. Her birine bir başka yerde
vazife verir. O, o şehrin haberlerini toplar. Beynin
ön tarafında bulunan hayal kuvvetini, istihbarat şefi
yapar. Böylece istihbarat memurlarının getirdiği
bütün haberler onda toplanır. Beynin arkasında
bulunan ezberleme kuvvetini emniyet âmiri yapıp,
istihbarat vesikalarını, istihbarat şefinden alır,
muhafaza eder ve zamanında akıl vezirine arzeder.
Memleketten gelen haberlere göre vezir,
memleketin tedbirini ve padişahın sefer
hazırlıklarını sağlar. Askerlerden biri gibi görünür.
Şehvet, gazab ve diğerleri padişaha baş kaldırırsa,
ona itaat etmezlerse ve ona giden yolu tutarlarsa,
onlarla cihad etmek, yola getirmek çaresiyle
meşgul olur. Onları öldürmek istemez. Çünkü,
onlar olmadan memleket işleri yürümez. Burada
tedbir, onları itaat etmeye zorlamaktır. Böylece,
ilerde vaki olacak seferde, ona düşman değil, dost
ve yardımcı olurlar, hırsız ve yol kesici değil...
Böyle yaparsa kurtulur, said [mutlu, mesud] olur.
Nimetin hakkını vermiş olur. Bu nimetin
mükâfatına vaktinde kavuşur. Eğer buna muhalif
hareket ederse, baş kaldıran düşmanlarla ve yol
kesicilerle anlaşırsa, padişahın nimetine küfür
etmiş olur. Şaki olur. İşlediği suçun cezasını bulur.
(1 ) 51 - Zâriyât: 56.
YEDİNCİ FASIL
İNSANDAKİ KÖTÜ VE İYİ SIFATLARIN
HALİ
İnsan kalbinin, içinde bulunan bu iki asker ile
alâkası vardır. Her birinden bir sıfat ve bir ahlâk
kendisinde hâsıl olur. Bu ahlâklardan bazısı kötü
olur; onu helak eder. Bir kısmı iyi olur; onu saadete
kavuşturur. Bu ahlâkın tamamı çok ise de dört ana
esasta toplanmıştır. Bunlar, hayvan, canavar, şeytan
ve melek ahlâkları sıfatlarıdır. Kendisine
yerleştirilmiş olan şehvet ve hırs sebebiyle
hayvanlara ait işleri yapar. Yemeyi ve cimâyı çok
fazla istemek gibi. Hışım sebebi ile köpek, kurt ve
aslanların yaptığını yapar. Vurmak, öldürmek,
eliyle ve diliyle insanlara musallat olmak gibi.
Hiyle, aldatma, sûret-i haktan görünüp kandırma,
karıştırma, insanlar arasında fitne - fesat çıkarma
sebebiyle, şeytanların yaptığını yapar. Kendisine
verilmiş akıl sebebiyle de, meleklerin yaptığını
yapar. İlmi ve salâhı sevmek, kötü ve çirkin
şeylerden sakınmak, insanları barıştırmak, kendini
süfli (alçak, âdi) işlerden uzak tutmak, amellerin
ma'rifeti ile şad olmak, cehalet ve bilgisizlikten
utanmak gibi.
Hakikatta insanın kabuğunda (özünde değil) dört
şey vardır: Köpeklik, domuzluk, şeytanlık ve
meleklik. Mezmûm [aşağılanan] ve kötü olan
köpek; şekil, el, ayak ve derisi ile mezmûm değil,
belki, kendisinde bulunan insanlara saldırma sıfatı
sebebiyledir. Domuz, şekil itibariyle mezmûm ve
kötü olmayıp hırs, şer, murdar ve çirkin şeyleri çok
istemesi sebebiyledir. Köpeklik ve domuzluk
ruhunun hakikati bu mânâlardır. İnsanda da
aynıdır. Bunun gibi şeytanlığın ve melekliğin
hakikati, söyleyeceğimiz şu mânâlardır: İnsana,
meleklerin nurlarının eserlerinden olan akıl nuru ile
sûret-i haktan görünmeyi ve şeytanın aldatmasını
keşif eylemesi emredildi. Böylece şeytan, rezil ve
rüsvay olur ve hiç fitne yapamaz. Peygamber
Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
«Her insanın bir şeytanı vardır. Benim de vardır.
Fakat Allahü Teâlâ onu yenmeme bana yardım
eyledi. Benim yanımda zelîl oldu. Hiçbir kötülük
yaptıramadı» (1). Yine insana, bu hırs ve şehvet
hınzırını ve gazab köpeğini terbiye edip, eli altına
alması emredildi. Böylece onun emri olmadan
kalkamaz ve oturamaz. Eğer böyle yaparsa,
kendisinde bu yoldan iyi ahlâk ve sıfat hâsıl olur.
Bu da onun saadet tohumu olur. Eğer böyle
yapmayıp onlara hizmet eder, her arzulannı yerine
getirirse, kendisinde kötü ahlâk meydana gelir. Bu
da onun şakilik tohumu olur.
Böyle bir kimsenin hâlini, kendisine uykuda yahut
uyanıkken bir misâl ile gösterseler, kendini bir
hınzırın veya köpeğin önünde onlara hizmetçi gibi
görür. Bir Müslümanı bir kâfir elinde esir bırakanın
hâlinin nasıl olacağını herkes bilir! Meleği, köpeğe,
hınzıra ve şeytana esir edenin hâli bundan daha
fenadır.
İnsanların çoğu, insaf edip gaflet perdesini kaldırsa,
gece - gündüz nefsinin arzu ve isteklerinde hazır
olduklarını görürler. Görünüşte insana benzeseler
de hakikatta hâlleri böyledir. Yarın, kıyamet
gününde mânâlar görünecektir. Suret, mânâ şeklini
alacaktır. Şehvet ve hırsı galib olanlar, kıyamette,
hınzır şeklinde görünür. Hışmı galib olanlar, kurt
suretinde görünür.
Bunun içindir ki, bir kimse, rüyada bir kurt görse, o
kimsenin zâlim olmasıyla tâbir olunur. Eğer domuz
görürse, bu rüyanın tâbiri, o kimsenin çirkef,
murdar olması şeklinde olur. Çünkü, rüya ölüme
benzemektedir. Şöyle ki: Uyku sebebiyle, bu
âlemden uzaklaşıyor. Suret, mânâya tâbi oluyor.
Böylece, herkes, bâtını ne şekilde ise, o surette
görülür. Bu büyük bir sırdır. Bu kitap bunu
kaldıramaz.
(1) Hm, 1, 257.
SEKİZİNCİ FASIL
KENDİ HAREKET VE DURUMUNU
KONTROL ETME
Kendi bâtınında bu dört pehlivan ve âmirin
bulunduğunu öğrenmiş oluyorsun. O hâlde kendi
hareket ve duruşlarını murakabe eyle (kontrol et).
Ancak böylece, bu dünyada, bu dörtten hangisine
uyduğun anlaşılır. Muhakkak bilmelisin ki, her
hareketinden kalbinde bir sıfat hâsıl oluyor. O sıfat
da sana benzer. Seninle beraber öbür dünyaya
gider. Bu sıfata ahlâk derler. Ahlâkın tamamı da
dört pehlivandan meydana gelir.
Eğer şehvet hınzırına itaat edersen, sende çirkeflik,
murdarlık, hayâsızlık, hırsızlık, yaltakçılık,
münafıklık, harislik, çekememezlik, başkalarının
elemine memnunluk ve bunun gibi sıfatlar hâsıl
olur. Eğer onu elinin altına alır, terbiye eder, aklın
ve şeriatın murakabesinde bulundurursan, sende
kanaat, kendini tutmak, sabır, haya, namus, zerafet,
zühd, kısa emelli olmak ve tamahsızlık sıfatları
zahir olur.
Gazab (öfke) köpeğine itaat edersen; sende kibir,
pervasızlık, pislik, münâkaşa etmek, büyüklük
taslamak, aldatmak, kavga aramak, gururlanmak,
zulüm etmek, başkalarını küçük görmek, aşağı ve
hor bilmek ve insanlara saldırmak gibi sıfatlar
meydana gelir. Eğer bu köpeği terbiye edersen,
sende sabır, soğukkanlılık, afv, sebat, yiğitlik,
sessizlik, cesaret, acıma ve cömertlik sıfatları
meydana gelir.
Vazifesi, bu hınzırı yerinden kımıldatmak, tahrik
etmek ve bunlara cesaret vermek, aldatma ve
kandırmayı öğretmek olan o şeytana itaat edersen,
sende, hile, hıyanet, huzur bozma, kötü kalbli olma,
aldatma ve başka suretlere girme sıfatları zuhur
eder. Eğer onu elinin altına alır, onun aldatmalarına
ve sûret-i haktan görünmesine kanmazsan, akıl
askerinden yardım ararsan, sende zekilik, marifet,
ilim, hikmet, insanların arasını bulmak, efendilik
ve başkanlık sıfatlan meydana gelir. Sana benzeyen
bu güzel ahlâklar, devam eden sâlih amellerin ve
saadet tohumun olurlar.
Kendisinden kötü ahlâkın meydana geldiği fiillere
(işlere) günâh denir. İyi ahlâkın meydana geldiği
fiillere de itaat denir. İnsanın hareketleri ve
hareketsiz hâlleri bu iki şıkkın dışında değildir.
Kalb, parlak bir ayna gibidir. Fena ahlâk ise,
aynanın parlaklığını gideren leke ve is gibidir. Onu
karartır. Bu zulmet (karartı) sebebiyle Allahü
Teâlâ'nın gösterdiği yolu göremez. Önüne perdeler,
engeller çıkar. Bu güzel ahlâk ise, kalbe ulaşan nur
(ışık) gibidir. Onu mâsiyet (günâh) lekelerinden,
karartılarından temizler, Bunun için Peygamber
Efendimiz (aleyhisselâm) «Her günâhtan sonra, bir
sevâb işle ki, onu yok etsin» (1), buyurdu.
Kıyamette, parlak kalb de, kara kalb de bir
meydanda toplanır. Ayet-i kerîmede, «O günde ki
ne mal fâide eder, ne de oğullar. Meğer ki Allah'a
(küfr ve nifakdan) tamamen salim bir kalb ile
gelenler...» (2) buyuruldu.
İnsanın kalbi, yaratılışının başlangıcında, parlak
ayna yapılan demir gibidir. Bütün âlem bu aynaya
sığar. Dikkat edilirse temiz olur. Edilmezse,
tamamen pas tutar. Artık ayna yapılacak hâli
kalmaz. Bahusus Allahü Teâlâ buyurun «Hayır,
hayır! Yaptıkları sebebiyle kalbleri paslan mistir»
(3).
(l) T. Birr, 55; Dy..Rikâk, 74.
(2) 28 – Şuarâ: 88 - 89.
(3) Mutaffifin: 14.
DOKUZUNCU FASIL
İNSANIN ASLININ MELEKLER
CEVHERİNDEN OLDUĞU
İnsanda hayvan, canavar, şeytan ve melek sıfatları
olunca, aslının, melek cevherli, diğerlerinin ise,
muvakkat [devamlı olmayan] ve geçici olduğunu
nereden biliriz? suâli akla gelebilir. Ve yine, diğer
sıfatlar için değil de onun, melek sıfatlan için
yaratılmış olduğu nasıl anlaşılabilir? diye de
sorulabilir. Cevabında deriz ki:
Bu, şununla anlaşılır ki, insan hayvanlardan ve
canavarlardan daha üstün, daha olgundur. Bunu
herkes bilir. Her şey yükselmenin sonunda
kendisine verilen kemâl için yaratılmıştır. Bunu bir
misâl ile açıklayalım: At, eşekten daha üstündür.
Zira eşeği yük taşımak için, atı ise, muharebede ve
cihadda koşmak için yaratmışlardır. Üstündeki
süvarinin istediği şekilde koşar. Aynı zamanda ata,
eşek gibi yük taşıma kuvveti de verilmiştir.
Böylece eşeğe verilmeyen bir yükseklik kendisine
verilmiş oluyor. Eğer bu üstünlükten âciz olursa,
sırtına palan vurulur ve eşek seviyesine iner. Bu
ise, onun için helak ve noksanlık olur.
Bunun gibi, bazı insanlar, insanın yemek, yatmak,
cima' etmek [cinsi yakınlık] ve zevk sürmek için
yaratılmış olduğunu zannetmişlerdir. Bütün
ömürlerini böyle geçirirler. Bazıları da vardır ki,
insan; istilâ etmek, yenmek ve diğer şeyleri
hâkimiyeti altına almak için yaratıldı derler. Arab,
Kürd ve Türkler gibi. Her iki şekilde düşünenler de
yanılıyor. Zira, yemek ve çiftleşmek, arzu ve
iştihayı gidermek içindir. Bu, hayvanlara da
verilmiştir. Devenin yemesi, insanın yemesinden
fazladır. Serçenin çiftleşmesi, insanınkinden daha
çoktur. O hâlde insan onlardan nasıl daha üstün
olabilir? Milletleri yenmek, memleketleri istilâ
etmek gazab ile olur. Bu ise canavarlara, yırtıcı
hayvanlara verilmiştir.
Neticede insanda da, canavar ve hayvanlarda
olanlar vardır. Fazla olarak bir kemâl derecesi daha
verilmiştir. Bu da akıldır ki, onunla Allahü Teâlâ'yı
tanır ve O'nun yarattıklarını anlar. Onunla, kendini
şehvet ve gazabın elinden kurtarır. Bu ise,
meleklerin sıfatıdır. Bu sıfatı ile yırtıcı ve diğer
hayvanlara galib gelir. Yeryüzünde olanların hepsi,
onun emrindedir. Bahusus Allahü Teâlâ buyurur:
«Allahü Teâlâ, göklerde ve yerde olanları sizin
emrinize verdi» (1).
O hâlde insanın hakikati, kemâl ve üstünlüğünün
olduğu şeydir. Öbür sıfatlar, muvakkat ve emanet
şeklinde verilmiştir. Diğerleri işçi ve hizmetçisi
olarak gönderilmiştir. Bunun içindir ki, öldüğü
zaman ne şehvet kalır, ne de gazab. Parlak ve nurlu
bir cevher, melek gibi mârifet-i ilâhî ile süslü
olunca, elbette meleklerin refiki (arkadaşı) olur.
Mele-i âlâda, daima Allahü Teâlâ'nın huzurunda
olurlar. «Güzel ve temiz bir yerde. Melik-i
muktedirin yanında ve rızâsında olurlar» (2), âyet-i
kerîmesinde bildirilenler derecesine erişir.
Karanlık, zulmetli ve baş aşağı olanlara gelince:
Karanlığı, günâhların zulmetinden pas tutmasıdır.
Baş aşağı olması, şehvet ve gazabını haksız yere
tatmin etmesi ve bu dünyada istediği her şeyi
yapmasıdır. Yüzünü bu dünyaya dönmüştür. Bunun
için şehvet ve arzuları, bu dünyaya aittir. Bu dünya
ise, öbür dünyadan aşağıdır, onun altındadır. O
hâlde başı aşağıda olur. Yâni baş aşağı olur. Âyet-i
kerîmede, «Rablarının indinde, münafıkların baş
aşağı olduğunu görseydin!» (3) buyurulması buna
işarettir. Böyle olan kimseler, Siccîn'de
[Cehennemde bir yer] şeytanlarla beraber olur.
Siccîn'in ne demek olduğunu herkes bilemez.
Bunun için Allahü Teâlâ, «Siccîn'in ne olduğunu
bilir misin?» (4), buyurdu.
(1) 45 - Câsiye: 13.
(2) 54 - Kamer: 55.
(3) 32 - Secde: 12.
(4) 83 - Mutaffifîn: 8.
ONUNCU FASIL
KALB ÂLEMİNİN ŞAŞILACAK HÂLLERİ
Kalb âleminin şaşılacak hâllerinin sonu yoktur.
Üstünlüğü de şaşılacak hâllerinin, her şeydekinden
daha çok olmasındadır. Çok insanlar bundan
gafildirler [habersizdirler]. Üstünlüğü iki
sebebledir: Birincisi ilim, ikincisi kudrettir. İlim
sebebiyle üstünlüğü iki tabakadır: Birini herkes
bilebilir. Diğeri ise, daha örtülüdür, herkes
anlayamaz. Bu, öncekinden üstündür. Zahiri olan
bütün ilimleri ve san'atlan bilmesidir. Bütün
san'atları bilen odur. Kitaplarda olanları okur ve
bilir. Geometri, hesab, tıb, astronomi ve şeriat
ilimleri gibi. O, bir şey olup, bölünmediği hâlde
bütün bu ilimler ona sığıyor. Belki de, bütün âlem
onda sahrada bir kum tanesi gibi kalır. Bir anda,
düşünce ve hareketiyle, yerden göklere çıkar,
doğudan batıya gider. Toprak âlemine bırakıldığı
hâlde; bütün gökleri ölçer, her yıldızın
büyüklüğünü bilir ve ölçülerini söyler. Balığı
ustalıkla denizin derinliklerinden çıkarır. Kuşu
havadan yere indirir. Fil, deve ve at gibi kuvvetli
hayvanları emrinde kullanır. Âlemde olan şaşılacak
hâller ve ilimler onun san'atıdır. Bütün bu ilimler
onda, beş duygu organı vasıtasiyle hâsıl olur
[meydana gelir]. Bunlar meydandadır, herkes
bunları anlayabilir.
Bundan daha çok şaşılacak hâlleri şöyledir ki,
kalbin içinden, âlem-i cismânî dedikleri, duygu
azaları ile hissolunan âleme ve ruhanî dedikleri
âlem-i melekûta yâni, duygu azaları ile, his
olunamayan âleme, bir pencere açılmıştır.
İnsanların çoğu cisim ve madde âlemini bilir, bu
ise zâten muhtasardır [kısadır]. Kalbin içinde,
ikinci bir pencere bulunduğuna delil, ilimlerinin iki
çeşit olmasıdır: Biri uyku hâlidir. Uykuda iken
duygu âzalarının yolu bağlanıp kesilince, içerdeki
diğer pencere açılır. Âlem-i melekûttan [melekler
alemi] ve Levh-i Mahfuz'da gaybi olan
[bilinmeyen], ileride olacak şeyleri [izin verildiği
kadar] bilir ve görür. Ama ya açık olarak; olduğu,
olacağı gibi görür, yahut tâbire ihtiyaç olacak
surette görür. İnsanlar zannederler ki, uyanıklık
halindeki marifet daha yüksektir. Hâlbuki herkes
bilir ki, uyanıkken gaybı görmek olmaz, uyurken
olur. Duygu azaları yolu ile olmaz. Uykunun,
rüyanın hakikatini bu kitabda anlatmamıza imkân
yoktur.
Fakat, şu kadar bilmelidir ki, kalb ayna gibidir.
Levh-i Mahfuz da ayna gibidir. Bütün varlıkların
sureti ondadır. Bir ayna diğer bir aynanın karşısına
konulunca, birinde görünenler, diğerine akseder.
Bunun gibi, Levh-i Mahfuz'daki görüntüler, kalbde
de görünür. Fakat bunun için de, kalbin saf olması,
duygulardan kurtulması ve Levh-i Mahfuz'la
münasebet kurması lâzımdır. Hislerle uğraştığı
müddetçe, âlem-i melekût ile münasebet yolu
kapalıdır. Uykuda ise, hislerden kurtuluyor. O
hâlde, âlem-i melekûtun mütalâasından [iyice
düşünülmesinden], cevherinde olan, zahir olur.
Uyku sebebiyle hisler bağlı ise de, hayâl kendi
yerindedir. Bunun için gördüklerini, hayâli
temsiller şeklinde görür, sarih ve açık olmaz, örtü
ve perdeden kurtulamaz. Ölünce hayâl de, his de
kalmaz. O zaman işler perdesiz ve örtüsüz görünür.
Ona denir ki: «Senden gaflet perdesini kaldırdık,
gözün bugün daha keskin görür» (1). Ve derler ki:
«Ey Rabbimiz! Vaad ettiğin azabı gördük,
Peygamberin sıdkını [doğruluğunu] işittik. Şimdi
bizi tekrar dünyaya gönder, iyi ameller yapalım»
(2).
Delillerden biri de şudur ki, kalbine ilham yolu ile
doğru firâsetler ve düşünceler gelmeyen hiç kimse
yoktur. Bu, his yolu ile değildir; kalbde hâsıl
olmuştur. Nereden geldiğini de bilmez.
Bu kadarını bilmelidir ki, ilimlerin hepsi his yolları
ile değildir. Belki âlem-i melekûttandır. Bu dünya
için yaratılmış olan hisler, âlem-i melekûtun
mütalâasına elbette perde olurlar. Onlardan
kurtulamadıkça, asla o âleme yol bulamaz.
(1) 50 – Kaf: 22.
(2) 32 - Secde: 12.
ONBİRİNCİ FASIL
KALB PENCERESİ, UYANIKLIKTA DA
ÂLEM-İ MELEKÛTA AÇIK OLUR
Kalb penceresinin, uyumadan ve ölmeden âlem-i
melekûta açılmayacağını sanmamalıdır. Böyle
değildir! Bilâkis uyanık iken, bir kimse riyazet eder
[nefse istediklerini vermez] kalbi gazab, şehvet ve
fena huyların elinden, bu dünyanın aşağı
hâllerinden kurtarır, yalnız bir yerde oturur,
gözlerini yumar, duygularını çalıştırmaz, kalbini
âlem-i melekût ile münâsebete geçirir — devam
üzere dili ile değil, kalbi ile söyler. Allah, Allah...
derse —, öyle olur ki, kendinden haberi olmaz.
Bütün âlemden de haberi olmaz. Allahü Teâlâ'dan
başka hiçbir şey bilmez. Böyle olunca, uyanık da
olsa, o pencere açılır; diğerinin rüyada
gördüklerini, o uyanık iken görür. Meleklerin
ruhları güzel suretlerde ona görünür. Peygamberleri
de görür. Onlardan istifade eder. Yardım görür.
Yerdeki ve gökteki melekûtu [melekleri] ona
gösterirler.
Kendisine bu yol açılan kimse, anlatmaya,
vasfetmeye sığmayan büyük işler, hâller görür.
Bunun hakkında Besûlullah (sallâlahü aleyhi ve
sellem) Efendimiz, «Yeryüzü benim için
toparlandı, doğusunu batısını gördüm» (1)
buyurdu. Allahü Teâlâ buyurdu ki: «Bunun gibi
İbrâhime (aleyhisselâm) yakîn sahiblerinden olması
için, göklerin ve yerlerin melekûtunu gösterdik»
(2), Belki de, bütün peygamberin ilmi, his ve
öğrenme yoluyla değil, bu yol ile idi. Hepsinin
başlangıcı rnücâhede idi. Şöyle ki: Allahü Teâlâ
buyurur: «Rabbinin ismini zikret ve bütün
bağlantılardan kesil, O'na dön» (3), Yâni, bütün
şeylerden temizlen, ayrıl, bütün varlığınla kendini
ona ver, dünya tedbirleri ile uğraşma ki, O senin
işini doğru yapsın. Ve yine buyurur: «Doğunun ve
batının Rabbidir. Ondan başka ilâh yoktur. Her
işine O'nu vekil eyle» (4). O'nu vekil eylersen, elini
çek ve insanlara karışma, onlarla uğraşma.
«Müşriklerin tekzib ve ezâsına [yalanlama
eziyetine] sabret! Onlardan uzak dur, cezalarını
Allahü Teâlâ'ya bırak« (5).
Bütün bunlar, riyazet ve mücâhedeyi
öğretmektedir. Böylece kalb, insanların
düşmanlığından, dünya arzularından ve hislerle
meşgul olmaktan kurtulup, temizlenir.
Mutasavvıfların yolu budur ve bu, peygamberlik
yoludur. Çalışarak ilim kazanmak âlimlerin
yoludur. Bu da büyük ve kıymetlidir. Fakat
peygamberlik yoluna göre muhtasardır.
Peygamberlerin ve evliyaların ilmi, bir kimse
öğretmeksizin, Allahü Teâlâ tarafından kalblerine
akar. Bu yolun doğruluğu tecrübe ile de
anlaşılmaktadır. Birçokları bunu söylemekte ve akli
deliller bunu bildirmektedir. Eğer bu sana tadarak,
duyarak hâsıl olmadıysa, öğrenmekle elde
edemediysen, aklın delilleri ile de buna
eremediysen, bari buna inanmayı elden kaçırma ve
kabul eyle ki, üç dereceden de mahrum kalmayasın
ve kâfir olmayasın. Bunlar kalbin şaşılacak
hâllerinden işaretlerindendir. İnsan kalbinin
üstünlüğü bununla anlaşılmış olur.
(1) Hm. V. 278. 284, IV, 123.
(2) 8 - En'am: 75.
(3) 73 - Müzzemmil: 3
(4) 73 - Müzzemmil: 9.
(5) 73 - Müzzemmil: 10.
ONİKİNCİ FASIL
HER İNSAN FITRAT ÜZERE DOĞAR
Bu hâllerin peygamberlere mahsus olduğu
zannedilmesin. Zira, bütün insanların cevheri,
fıtratta [yaratılış, karakter] buna uygundur. Şöyle
ki: Hiçbir demir yoktur ki, kendisinden saf hâlinde
iken âlemin görüntüsünü içine alan bir ayna
yapılmasın. Ancak pas, onun cevherine işler ve onu
ziyan eder. Bunun gibi, dünya hırsı, şehvet ve
günahların galib geldiği ve yerleştiği bir kalb, buna
kavuşamaz. Kir ve pas derecesine iner. Böylece bu
liyâkat [uygun olmak] ve uygunluğu gider. Hadis-i
şerifte, «Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar.
Sonra babaları ve anneleri onları Yahudi, Hıristiyan
ve Putperest yaparlar» (1) buyuruldu.
Bu liyâkatin umumî olduğunu Allahü Teâlâ şöyle
haber veriyor: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Hepsi, ‘Elbette şehâdet ederiz ki, Sen bizim
Rabbimizsin!..' dediler» (2). Şöyle ki: Aklı olan bir
kimseye birisi dese ki: «İki, birden çok değil
midir?». Cevabında, «Şüphesiz çoktur» der. Her ne
kadar aklı olan kimse bunu kulağıyla hiç duymamış
olsa da, dili ile hiç söylememiş olsa da, içi bununla
doludur, bunu tasdik ve kabul etmektedir. Bu,
insanların fıtratında olduğu gibi, Allahü Teâlâ'yı
bilmek de aynı fıtrattandır. Şöyle ki: Allahü Teâlâ
buyurur: «Eğer kâfirlere, gökleri ve yerleri kim
yarattı diye sorarsan, onlar, Allah yarattı
diyeceklerdir» (3). Diğer bir âyet-i kerîmede,
«Allah'ın fıtrat dinine yönel. Allah insanları o fıtrat
üzerine yaratmıştır.» (4) buyuruluyor. Bu, aklî
deliller ve tecrübe ile de bilinmektedir. Sadece
peygamberlere mahsûs değildir. Zira, peygamber
de, bir insandır. Âyet-i kerîmede, «De ki: Ben
ancak sizin gibi bir beşerim [insanım]» (5),
buyuruldu.
Fakat kendisine bu yol açılan kimseye, eğer bütün
insanların kurtuluşunu gösterirlerse, kendisine
gösterilen yola insanları çağırır, davet ederse,
kendisine gösterilen bu yola Şeriat denir. O
kimseye de peygamber denir. Ondan hâsıl olan
hâllere mucize denir. İnsanları davetle meşgul
olmazsa, ona velî denir. Hâllerine de keramet denir.
Keramet sahibi olan her velînin, insanlarla ve
davetle meşgul olması vacip değildir. Belki,
kudret-i Hak onun davetle meşgul olmaması
yolundadır. Fakat bu şeriatın kuvvetli ve yeni
olduğu, başkalarının dâvetine lüzum kalmadığı
zamanlar için doğrudur. Yahut da davetin başka bir
şartı vardır ki, bu, velide yoktur.
O hâlde, evliyanın velayetine [velilik] ve
kerametine itikadın sağlam olsun. Biliniz ki, ilk
yapılacak iş mücâhededir. [Nefse, istemediklerini
yaptırmak, çok ibadet yapmak gibi]. İrâde, istek
burada işe yarar. Fakat her eken biçemez, her giden
ulaşamaz, her arayan bulamaz. Şu kadar var ki,
daha kıymetli olan işin, şartlan da [elde edilme
yolları] çoktur. Onu bulmak daha güçtür. Bu ise,
marifet makamında insanın en şerefli derecesidir.
Mücâhede etmeksizin —bu yollardan geçmeden ve
pişmeden—, bir mürşid [yol gösterici] olmaksızın,
bunu istemek doğru olmaz. Bu ikisi olur, fakat bir
uygunsuzluk varsa yahut ezelde o kimseye bu
saadeti nasîb etmemişler ise, maksadına
kavuşamaz. Zahirî ilimlerde imamlık derecesine
kavuşmak ve bütün ihtiyârî [kendi isteği ile] olan
işler de böyledir.
(1) H. Cenâiz, 80, 30.
(2) 7 - A'râf; 172.
(3) 31 - Lokman: 25.
(4) 30 - Rûm: 30.
(5) 18 - Kehf: 110, 41 - Fııssllet: 6.
ONÜÇÜNCÜ FASIL
KUDRET SEBEBİYLE KALBİN
ÜSTÜNLÜĞÜ
Marifet yolundaki insanın, en kıymetli cevheri olan
kalbde görünenleri öğrendin. Şimdi de, kudret
sebebiyle olan üstünlüğünü izah edelim. Zira, o da
meleklerin husûsiyetlerindendir. Diğer hayvanlarda
yoktur. Bu da şöyledir: Melekler, madde âlemini
emri altında bulundururlarsa, Allahü Teâlâ'nın izni
ile insanların ihtiyaçlarını gördükleri zaman,
baharda yağmur getirirler, fırtına koparırlar,
hayvanları ana rahminde, bitkileri toprakta
şekillendirirler ve süslerler. Bu işlerin her bir çeşidi
için meleklerden bir kısmı vazifelendirilir. İnsanın
kalbi de, melek cevheri cinsindendir. Ona da bir
kudret, kuvvet verilmiştir. Böylece madde âleminin
bir kısmı ona tâbidir.
Herkesin hususî âlemi, kendi bedenidir. Beden de
kalbe tâbidir. Herkes bilir ki, kalb parmakta
değildir. İlim ve irade [istek] parmakta değildir.
Kalb emredince, parmak hareket eder. Kalbde
hışmın görüntüsü meydana gelince, yedi azadaki
damarlar açılır, kan hücum eder. Bu, yağmura
benzemektedir. Şehvetin görüntüsü kalbde zahir
olunca, bir esinti canlanır ve şehvet âletine doğru
gider. Yemek yemeyi düşününce dilinin altındaki
kuvvet hemen yardım için harekete geçer ve
tükürük bezleri çalışır. Böylece yiyeceği, yutacak
hâle gelinceye kadar ıslatır.
Kalbin tasarrufunun bedende câri [geçerli] olduğu
ve bedenin kalbe tâbi olduğu gizli değildir. Fakat,
bilmek lâzımdır ki, kalblerin bazısı bazısından
üstün ve kuvvetlidir; melek cevherine daha çok
benzer. Böylece, onun bedeninin dışındaki
maddeler, ona itaat eder. Meselâ, heybeti bir aslan
üzerine düşerse, aslan ona itaat eder, emrine girer,
bir hastaya himmet edince, sıhhate kavuşur; bunun
gibi vücudu sağlam olan birisine bakarsa, hasta
eder, bir kimsenin kendi yanına gelmesini
düşündüğü zaman, o kimsenin bâtınında bir hareket
meydana gelir. Yağmur yağmasını istediği zaman
yağmur yağar. Bütün bunlar aklî delillerle mümkün
ve tecrübe ile bilinmektedir. Göz değmesi ve büyü
dedikleri şeyler de bu kabildendir. İnsanların, diğer
cisimlere te’sir ettiği şeyler kısmındandır. Hattâ,
haset edici habis [kötü, pis] bir nefis olur, gayet
güzel bir at görür, o ata haset gözü ile bakar, onun
helak olmasını aklından geçirir, o at o anda helak
olur. Bahusus hadîs-i şerifte bildirildi: «Göz
(nazar) insanı mezara, deveyi tencereye koyar» (1).
O hâlde, bu da, kalbin şaşılacak kudretlerindendir.
Böyle bir hususiyetin [özellik] kendisinde
bulunduğu bir kimse, insanları hak dinine dâvet
edici ise, bu hâllerine mucize denir. Davet edici
değil ise keramet denir. Hayırlı işte bu hâlleri zuhur
ederse, nebi yahut velî denir. Kötü işlerdekine ise
büyücü denir. Büyü, keramet ve mucize, insanın
kalbindeki kudretin en büyüklerindendir. Evet,
aralarında büyük farklar vardır. Bu kitab bunu
açıklamak için kâfi değildir.
ONDÖRDÜNCÜ FASIL
PEYGAMBERLİĞİN VE EVLİYALIĞIN
HAKİKATİ
Buraya kadar anlatılanları bilmeyen,
peygamberliğin hakikatinden hiçbir şey bilmiyor
demektir. Bildiği, sadece peygamberlik ve
evliyalığın, insan kalbinin üstünlük derecelerinden
biri olduğudur. Bunu da suret ve işitme ile
bilmektedir. Peygamberliğin hâsıl olmasında üç
hususiyet vardır: Biri, bütün insanların uykuda iken
gördüğünü, ona uyanık iken gösterirler. İkincisi,
bütün insanların nefsi, kendi bedenlerinden
gayrisine [dışına, haricine] tesir etmez. Onun nefsi
ise, kendinden ayrı olanlara da tesir eder. Şöyle ki:
insanların kurtuluşu onda olur. Yahut onda fesad
olmaz. İnsanların çalışma ile elde ettikleri bilgiler,
onun kalbine, bir kimseden öğrenmeksizin
gelmektedir. Zeki ve kalbi temiz olan bir kimsenin
de aklına, kimseden öğrenmediği ilimlerden bir
kısmının gelmesi doğrudur. O hâlde, bir kimsenin
kalbi daha saf ve kuvvetli olursa, bütün ilimler,
yahut ilmin ekserisini, çoğunu, kendiliğinden
bilebilir. Buna, ilm-i ledünni [Allah tarafından
başka bir yerden öğrenmeksizin verilen ilim] denir.
Nitekim Allahü Teâlâ buyurur: «... Ona
tarafımızdan bir rahmet vermiş, kendisine
nezdimizden (haas) bir ilim öğretmiştik» (2).
Bu üç hususiyetin kendisinde toplandığı kimse,
büyük peygamberlerdendir. Yahut da, büyük
evliyadandır. Eğer bu üç hususiyetten biri bulunsa,
bu derece elde edilebilir. Her birinin de aralarında
büyük farklar vardır. Zira, insan vardır ki, her
birinden azar azar pay almıştır. Bir başkasında ise
her birinden daha çok bulunur.
Bizim Peygamberimizin (sallâllahü aleyhi ve
sellem) üstünlüğü, kemâli bu üç hususiyetin kemâl
üzere [mükemmel, eksiksiz] kendisinde bulunması
sebebiyledir. Allahü Teâlâ, insanların ona uymaları
ve saadet yolunu ondan öğrenmeleri için,
peygamberlik makamını anlayabilmelerini
isteyince, herkese bu üç hususiyetten bir numune
verdi. Rüya hâli, bir hususiyetin nümûnesidir.
Doğru firaset de diğer bir hususiyettir, ilim de,
doğru akıl ve düşünce de diğer bir numunedir.
İnsanın bir şeye inanması, o şeyin numunesi
olmadan mümkün değildir. Numunesi olmayan bir
şeyin suretini düşünemez, anlayamaz. Bunun için
hiç kimse Allahü Teâlâ'nın hakikatini tamamen
bilemez. Ancak, Allahü Teâlâ bilir. Bunu anlatmak
uzun sürer. Meâni-i Esmâullah (3) [Allahü
Teâlâ'nm isimlerinin mânâları] kitabımızda bu
hususta açık deliller göstermişizdir.
Şunu da bildirelim ki, bu üç vasıftan başka,
peygamberlerde ve evliyada, bizim bilmediğimiz
daha başka vasıflar da olabilir. Çünkü o vasıfların
bizde numunesi yoktur. O hâlde, Allahü Teâlâ'-yı
kendinden başka, hiç kimse kemâl üzere bilemez
dediğimiz gibi, Peygamber Efendimizi de
(sallâllahü aleyhi ve sellem) kendinden ve kendisi
gibi olanlardan başkası tamamen bilemez, deriz.
Buradan anlaşıldı ki, insanlardan peygamberin
kıymetini, değerini yine peygamber bilir. Bizim
için ise, bu derece, fazla malûm değildir. Zira bizim
uykumuz olmasaydı ve bir kimse bize uykuyu
anlatıp, «Bir kimse yatar, hareket etmez, görmez,
işitmez, konuşmaz, fakat yarın ne olacağını bilir.
Halbuki, işitseydi ve görseydi, bunu bilemezdi»
dese, kat'iyyen biz buna inanmazdık, insanoğlu
görmediğine inanmaz! Bunun için Allahü Teâlâ,
«Hattâ, ilimlerinin olmadığı şey’e inanmazlar.
Onların aklına onun mânâsı ve te’vili [görünenin
manası dışında yorumlama ] gelmez» (4), buyurdu.
Ve yine buyurdu ki: «Ona yol bulamayınca, bu,
eski bir iftira ve yalandır derler» (5).
Peygamberlerde ve evliyada, diğerlerinin hiç haberi
olmadığı sıfatların bulunmasına şaşma! Onlar,
ondan büyük lezzete ve kıymetli hâllere kavuşurlar.
Bu, şuna benzer ki, bir kimsede şiire karşı bir zevk
yoksa, bu sebepten, vezin dinleme lezzetini
bulamaz; eğer bir kimse bunun mânâsını ona
anlatmak istese, anlatamaz. Çünkü, onun bu
branştan haberi yoktur. Bunun gibi, anadan doğma
kör olan, asla renklerin mânâsını ve onları
görmenin zevkini anlayamaz. O hâlde, Allahü
Teâlâ'nın bazı idrak ve anlamları peygamberlik
mertebesini verdikten sonra, yaratmasına şaşma. O
makama kavuşmayanın bundan haberi olmaz.
(1) Suyûtl, el - Câmİ'us - Saglr (ayn maddesi).
(2) 18 - Kehf: 65.
(3) Kitabin - Maksadl'l - Esna fi Esmâlllahi'l -
Hüsnâ.
(4) 10 - Yûnus; 39.
(5) 46 - Ahkâf: 11.
ONBEŞİNCİ FASIL
İLİM BU YOLDA PERDEDİR
Buraya kadar anlatılanlardan kalbin üstünlüğü
anlaşıldı. Mutasavvıfların yolunun da ne olduğu
öğrenildi. Sofilerden, «ilim, bu yolda perdedir»
gibi sözler duyarsın ve bunlara inanmazsın. Bu
sözü inkâr eyleme ki, doğrudur. Çünkü duygular ve
duygu azaları vasıtasiyle hâsıl olan ilimlerle
meşgul olur, onlara dalarsan, bundan mahrum
olursun.
Kalb bir havuz gibidir, beş duygu âzası da havuza
dışardan akan beş dere gibidir. Eğer havuzun
dibinden temiz su çıkarmak istersen, bunun çaresi,
havuzdaki bütün suyu boşaltman, sonra bu suların
getirdiği siyah çamuru çıkarman ve bir daha pis su
gelmemesi için bu yolları kesmen ve havuzun
dibini, içinden temiz, berrak su çıkabilecek şekilde
yapmandır. Havuz, siyah çamur ile dolu olduğu
müddetçe içinden duru su çıkması imkânsızdır.
Bunun gibi, kalbin içinden gelen ilim, dışardan
gelenlerden kurtulmadıkça, maksat hâsıl olmaz.
Fakat âlim, kendini öğrendiği ilimlerden ayırır,
kalbini onlarla meşgul eylemezse, elde etmiş
olduğu ilimler ona perde olmaz ve kalb gözünün
açılması umulur. Şöyle ki: Kalb hayâllerden ve
hislerden kurtulunca, eski hayâlleri ona perde
olmaz.
İlmin perde olmasının sebebi şudur ki, bir kimse
Ehl-i sünnet itikadını öğrenir, münâkaşa ve
münazaradaki delillerini de öğrenir, kendini
tamamen buna verir ve bundan başka hiçbir ilim
yoktur diye kabul eder, eğer kalbine başka bir şey
gelse, «Bu duyduğumun aksinedir. Ona uymayan
her şey bozuktur, yanlıştır» derse, böyle bir
kimsede, işlerin hakikatinin bilinmesi mümkün
olmaz. Çünkü: AVAMA ÖĞRETİLEN İTİKAD,
HAKÎKATlN SÛRETÎDİR, KENDİSİ DEĞİLDİR.
TAM MÂRİFET OLMALI Kİ, ÖZÜN
KABUKTAN AYRILMASI GİBİ, HAKİKATLAR
SURETTEN AYRILSIN.
Biliniz ki, mücadele ve münazara ilmini o itikada
yardımcı olarak öğrenene bir hakikat bildirilmez.
Çünkü, elindekinin tam olduğunu sanmaktadır. Bu
zan ona perde olur. Bir şeyi öğrendiğine zann-ı
galibi olan kimse, bu dereceden mahrum olduğu
ekseriya malûmdur, sözü meşhurdur. Bu da cedel
[mücâdele – münazara] ilmine kendini verenlerin
hâlidir. O hâlde, bu zannı silip atana, ilim perde
olmaz. O zaman, onda da kalp açılması hâsıl olur.
Derecesi çok yüksek olur. Onun yolu daha
emniyetli, daha sağlam ve daha doğru olur. Zira
temeli kuvvetli ilme dayanmayan kimse, ekseriya
uzun zaman bâtıl hayâllere bağlı kalır ve azıcık
şüphe ona perde olur. Alim ise böyle ziyanlardan
emindir. O hâlde, «İlim perdedir» sözünün
mânâsını mükâşefe [keşfetme] derecesine ulaşmış
bir kimseden duyarsan, böyle bil, inkâr eyleme!
Fakat, emir ve yasaklara uymayıp bozuk delillerle
haramlara mubah diyen kâfirler ve nefislerine tâbi
olan zavallılar, zamanımızda zuhur eyledi
[meydana çıktı]. [yazarın zamanımız dediği dokuz
asır evveldir!]. Kendilerinde bu hâller asla
bulunmadığı hâlde, sofilerin sekir hâlinde
söyledikleri lüzumsuz, saçma sözlerden birkaç
tanesini alıp kendilerine süs veriyorlar: Yaptıkları
iş, her gün yıkanıp taranmak, güzel elbiseler giyip
seccadesini yaymak, sonra da ilmi ve âlimleri
kötülemektir. Böyleleri öldürülmelidir. Şeytân
ahlâklıdırlar. İnsanları aldatıyorlar. Allahü Teâlâ ve
Resulü (sâllâllahü aleyhi ve sellem) ilmi ve âlimleri
övüyorlar. Bütün dünyayı ilme davet ediyorlar. Her
şey mubah diyen bu zavallı, hâl sahibi olmadığı ve
ilmi elde etmediği için, onun bu sözü söylemesi
nasıl doğru olabilir? Bu şuna benzer: Bir kimse
kimyanın altından daha iyi olduğunu, ondan sayısız
altın yapıldığını işitir. Altın hazinelerini önüne
getirseler, onlara elini uzatmaz ve, «Altın ne işe
yarar, onun kıymeti nedir ki... Bana kimya lâzımdır
ve asıl odur», der. Altını almaz. Halbuki kimyayı
da asla tanıyamaz, bulamaz. Altın da yapamaz.
Çaresiz, müflis ve aç kalır. «Ben derim ki: Kimya,
altından daha iyidir», şeklinde söylediği sözün
sevincinden bağırır ve coşar.
İşte peygamberlerin ve evliyanın keşfi kimyaya
benzer. Alimlerin ilmi de altına benzer. Kimyaya
sahip olan, altına sahip olandan daha faziletlidir.
Fakat burada bir başka incelik daha vardır: Bir
kimsede bulunan kimya yüz altından fazla
yapmasa, bu kimse kendisinde bin altın bulunandan
faziletli olamaz. Kimya kitapları kimyadan
bahseder ve onu arayanlar çok olduğu hâlde, bunun
hakikati uzun zamanda bile herkesin eline geçmez.
Onu temin etmek isteyenlerin çoğu kalp para [sahte
para] elde eder. Mutasavvıfların işi de böyledir.
Çok nâdir bulunur. Olan az olduğuna göre, kemâle
gelmesi de pek nâdir olur.
O hâlde, buradan anlaşılmış oldu ki, sofilerin
hâllerinden az bir şeyin kendisinde hâsıl olduğu bir
kimse, bütün âlimlerden üstün olamaz. Çünkü
bunların çoğu işin başlangıcında kendilerinde bir
şey hâsıl olduktan sonra, oradan düşerler ve yolu
tamamlayamazlar. Bâzıları da vardır ki, bir hâl ve
bir hayâl onları kaplar ve fakat onun hakikati, aslı
olmaz. Onlar bunu kazanç sayarlar. Beğenilmeyip
atılan şey böyle olmaz. Bahusus [hususiyle,
bilhassa] uykuda, rüyada hakikatler vardır. Fakat
mânâsız, bozuk rüyalar da vardır. Hattâ âlimlerin
sırrının üstünlüğü, bir kimse içindir ki, o, o hâlde
öyle kâmil olmuştur ki, diğerlerine çalışarak
verilen din bilgilerini, o öğrenmeksizin bilir. Bu
söz ise nâdir sözlerdendir. Yâni bu sözle, ele
geçmesi nâdir olan bir makam anlatıldı.
O hâlde hakiki tasavvuf yoluna ve onların
üstünlüğüne inanmalısın. Boyunlarına halka
geçmiş bu zavallıların sözü ile onlar hakkındaki
itikadını bozmamalısın. Onlardan ilmi ve âlimleri
yeren ve ayıplayanların ellerinde bir şey olmadığını
kabul etmelisin!
ONALTINCI FASIL
İNSANIN SAADETİ, ALLAHÜ TEÂLÂ’YI
BİLMEKTEDİR
İnsanın saadetinin Allahü Teâlâ'yı bilmekte olduğu
nereden anlaşılır, diye sorulursa, cevabında deriz
ki, bu, şöyle anlaşılır: Her şeyin saadetinin, o şeyin
lezzet ve rahatında olduğunu herkes bilir. Her şeyin
lezzeti ise tabiatının çektiği taraftadır. Her şeyin
tabiî muktezâsı [ne için yaratılmışsa], yaratıldığı
şey içindir. Bahusus şehvetin lezzeti, arzusuna
kavuşmak; gazabın lezzeti, düşmanından intikam
almaktır. Gözün lezzeti güzel suretlerde, kulağın
lezzeti hoşuna giden nağme ve seslerdedir. Bunun
gibi, kalbin lezzeti de kendi hususiyetindendir ve
onu, onun için yaratmışlardır. Bu da işlerin
hakikatini bilmek olup, insanın kalbine mahsustur.
Fakat şehvet, gazap ve beş duygu âzası ile
anlaşılanlar, hayvanlarda da vardır.
Bunun içindir ki, insan bilmediği şeye karşı,
yaratılış icabı merak ve alâka duyar. Bu alâka o
şeyi bilmek istemesidir. Bildiğine sevinir, neşelenir
ve onunla övünür. Aşağı işlerde de böyledir.
Satrancı bilen bir kimseye oynayanlar,
«karışmayın» deseler, o yine söyler, sabredemez.
Zor bir oyunu bildiği için, bunu açığa vurmak,
bununla övünmek ister.
Kalbin lezzetinin, işlerin hakikatini bilmekte
olduğunu anladıktan sonra, bilmek ne kadar büyük
ve kıymetli şeylerde olursa o kadar kıymetli
olacağını da öğrenmek lâzımdır. Vezirin bildiği
şeylerden, ona mahsus sırlardan konuşan bir kimse,
bununla övünür.
Eğer padişaha ait sırları ve onun memleketi idare
etmekteki düşüncelerini bilirse, buna daha çok
sevinir. Hesap ilmi ile göklerin şekil ve ölçüsünü
bilse, satranç ilmini bilmekten daha çok sevinir.
Satrançta neyi nereye koyacağını kestiren kimse,
nasıl oynayacağını bilenden daha çok zevk alır.
Bunun gibi, bilinmesi daha kıymetli olana ait
bilgiler de daha kıymetlidir. Lezzetleri de daha
fazladır.
Bütün varlıkların O'nunla şereflendiği varlıktan
[Allahü Teâlâ'dan] daha şerefli varlık yoktur.
Bütün âlemlerin âmiri ve mâliki O'dur. Âlemdeki
bütün akılları durduran şeyler, O'nun sun'unun
eserleridir. O hâlde bundan daha şerefli hiçbir
marifet yoktur ve bu yaratılış icabıdır. Çünkü, her
şeyin yaratılış icabı, onun hususiyetidir ve onun
için yaratılmışlardır. Bu marifetin icabı bozuk olan
bir kalb, gıda alma kabiliyeti bozulmuş hasta beden
gibidir. Çamuru, ekmekten çok sever. Tabiî
arzusunun eski hâline gelmesi için ona ilaç
verilmezse ve bu bozuk arzular beraberinde
giderse, dünyanın zavallısı olur, helak olur. Diğer
şeylere karşı şehveti, arzusu, Allahü Teâlâ'yı
tanımasından çok olanlar da hastadır. Tedavi
edilmezlerse, öbür dünyanın zavallısı olurlar, helak
olurlar.
İnsanın bedenine bağlı olan bütün arzu ve
lezzetlerin ölümle beraber sönecekleri,
tükenecekleri şüphesizdir. Bedene ait elemler de
ölümle bitecektir. Marifet lezzeti kalbe ait olup,
ölümle artar. Hattâ daha parlak olur. Lezzetin
artması şöyle olur: Diğer arzuların sıkıntısı kalkar.
Inşaallahü Teâlâ, kitabımızın sonunda, Muhabbet
bahsinde, bunu uzun uzun anlatacağız.
ONYEDİNCİ FASIL
İNSAN BEDENİNDE ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN
ŞAŞILACAK SUN'U
İnsanın kalb hâllerinden anlattıklarımız, böyle bir
kitap için kâfidir. Bundan fazlasını öğrenmek
isteyenler için Acâibü'l - Kalb kitabımız vardır. O
kitabda ve bu kitabda, bir insanın kendini tanıması
tamamen anlatılamadı. Anlattıklarımız kalbin bâzı
sıfatlarının izahıdır [açıklamasıdır]. Bu, insanın bir
rüknüdür. Diğer rüknü de bedendir. Bedenin
yaratılmasında da şaşılacak hâller çoktur. Dıştaki
ve içteki her bir uzuvda; garib, duyulmamış
mânâlar, faydalar vardır.
İnsanın bedeninde binlerce damar, sinir ve kemik
vardır. Her birinin şekli ve sıfatı başkadır. Her
birinin vazifesi ayrıdır. Senin ise onlardan haberin
yoktur. Senin bildiğin şu kadardır: El ve ayak,
tutmak ve yürümek içindir. Dil, konuşmak içindir.
Ama gözün on ayrı kısımdan yapıldığını, bunlardan
biri vazifesini yapmazsa görme işi olmayacağını
bilmezsin ve yine bu kısımların her birinin ne
yaptıklarını ve hangi sebeple görmeye tesir
ettiklerini bilemezsin. Gözün madde olarak
büyüklüğünü herkes bilir. Ona ait bilgiler ise
cildlerle kitaplarda ancak anlatılmıştır. Bunu da
bilmemene şaşmamak lâzım. Karaciğer, dalak, öd
kesesi, böbrek ve buna benzer iç organların
vazifelerini de bilemezsin. Karaciğerin vazifesi,
mideden kendisine gelen çeşitli gıdaları kan
renginde bir hâle getirmek ve yedi uzva, yâni bütün
vücuda yayacak şekle sokmaktır. Kan, ciğerde
oluşunca üstünde sarı renkli bir köpük bulunur. Bir
de tortu bırakır. Bu ise lenftir. Dalağın vazifesi bu
safrayı, lenfi kandan almaktır. Sarı renkli köpük
safradır. Öd kesesinin vazifesi bu safrayı emmek,
toplamaktır. Kan, ciğerden çıkınca, gayet ince ve
suludur. Böbreğin vazifesi, kandan suyu almaktır.
Ancak böylece kan, safrasız ve lenfsiz kendi
renginde ve kıvamında damarlara ulaşır.
Safra kesesinde bir arıza olursa, safra kana karışır.
Sarılık hastalığı meydana gelir. Safra ile alâkalı
diğer hastalıklar da baş gösterir. Dalak iyi
çalışmazsa lenf kana karışır. Lenfavî hastalıklar
meydana gelir. Böbrekler çalışmazsa su kana
karışır, istiska [deri altı su toplama – ödem]
hastalığı meydana gelir.
Bunun gibi, insanın dışındaki ve içindeki her
parçayı bir iş için yaratmışlardır. Beden bunlarsız
sağlam olamaz. Belki, insanın bedeni, âlemin bir
nümunesidir, muhtasarıdır. Âlemde yaratılan her
şeyin insanda bir numunesi [misali] vardır. Kemik
dağ gibi, damarlar nehirler gibidir. Kıllar ise
ağaçlara, beyin göklere, duygu azaları yıldızlara
benzemektedir. Bunu uzun anlatırsak çok sürer.
Âlemdeki her şeyin insanda bir numunesi, bir
benzeri vardır. Domuz, kurt, at, şeytan, cin ve
melek gibi. Daha önce bunlara işaret eyledik.
Âlemde olan her san'atın onda bir benzeri vardır.
Midedeki kuvvet, aşçı gibidir. Yemekleri
hazmeder. Saf gıdaları ciğere, tortu ve posalarını
bağırsaklara gönderen şıracı gibidir. Gıdaları
ciğerde kan hâline getiren boyacıdır. Kanı göğüste
beyaz süt yapan, iki yumurtada beyaz nutfe [meni]
yapan çamaşırcı, böbrekler de ciğerden su çekip
mesaneye götüren saka, büyük abdesti dışarı atan,
çöpçü gibidir. Safrayı ve lenfi harekete getirip,
bedene zarar veren kuvvet, hırsız gibidir. Safrayı ve
hastalıkları gideren kuvvet, adil bir başkana benzer
ki, uzatırsak bunun da sonu gelmez.
Bunlardan maksat, bedenin içinde iş yapan nice
organlar olduğunu bilmendir. Her biri bir işle
meşgul olurken, sen tatlı tatlı uykudasın. Onlar
sana hizmetten bir ân bile geri durmuyorlar. Sen ise
onları tanımıyorsun. Aynı zamanda sana olan
hizmetlerine de şükretmiyorsun!
Bir kimse hizmetçisini bir gün sana hizmet ve
yardıma gönderse, bütün gün belki hayatın
boyunca ona teşekkür edersin. Ama bu kadar
san’atkârları bedenin içinde hizmetinde
bulunduran, hayatın boyunca onları sana hizmetten
bir an geri bırakmayanı hatırlamazsın.
Bedenin yapısını, terkibini ve her azanın
faydalarını bilmeye ilm-i teşrih denir. Bu, derin bir
ilimdir, insanlar bunu bilmezler ve dokunmazlar.
Okuyanlar tıb ilminde müderris [profesör] olmak
için okurlar. Halbuki tıb ve tıb ilmi de muhtasardır,
kısadır. Lüzumlu ise de, din ile alâkası yoktur.
Fakat bedenine Allahü Teâlâ'nın yarattıklarındaki
akıllan durduracak incelikleri görmek için
bakıldığında, Allahü Teâla'nın sıfatlarından üç sıfat
kendiliğinden olur:
Birincisi, bilir ki, bu kalıbın [bedenin] ustası ve bu
şahsın yaratıcısının kudreti tamdır. Noksanlık ve
acizlik O'nun kudretine yanaşamaz. Zira, bir damla
sudan böyle bir insan yaratabiliyor. Bunu
yapabilen, ölümden sonra diriltmeyi daha kolay
yapar.
İkincisi, bu bedeni yaratanın ilminin, her şeyi
kuşatan bir ilim olduğunu bilir. Zira, böyle
şaşılacak şeylerin, böyle şaşılacak faydalarla bir
arada bulunması, ancak en üstün bir ilimle olabilir.
Üçüncüsü, kullarına lütuf, rahmet ve inayetinin
sonu yoktur. Zira, yaratılması lüzumlu olanlardan
bir tane bırakmayıp, hepsini yarattı. Onlar zaruri
lâzımdırlar. Kalb, ciğer, beyin ve canlılık gibi.
İnsanın ihtiyacı olduğu, fakat zaruri olmadığı
şeyleri de yarattı. El, ayak, göz ve dil gibi. Hepsini
o verdi. Lâzım olmayan, zaruri de olmayan fakat
fazlalık da olmayıp güzelliğe sebep olanları da
verdi: Saçın siyahlığı, dudağın kırmızılığı, kaşın
kavisliği ve kirpiklerin düzgünlüğü ve buna benzer
şeyler.
Bu lütuf ve inayetini yalnız insanoğluna vermedi.
Bütün yaratıklarına, sivrisineğe, arıya ve sineğe de
verdi. Evet, bunlardan her birine lâzım olanları
verdi. Şekillerini ve suretlerini, güzel çizgilerle ve
renklerle süsledi.
O hâlde insanın vücudunun yaratılmasına dikkatle
bakmak, Allahü Teâlâ'nm sıfatlarını bilmenin
anahtarıdır. Bu şekilde ve bu sebeple bu ilim
kıymetli olur. Hekimlerin bu ilme ihtiyacı
olmasında, bu şeref yoktur.
Şiirdeki, kitap yazmadaki ve san’attaki incelikleri
ne kadar çok bilirsen, şairin, yazarın ve san’at
sahibinin büyüklüğü, kalbinde artar. Allahü
Teâlâ'nın işlerindeki incelikler ve aklın eremediği
mânâlar, bunları yapan Allahü Teâlâ'nın
büyüklüğünün anahtarıdır. Bu da kendini bilmekten
bir kısımdır. Fakat kalb ilmine göre muhtasardır.
Çünkü bu, beden ilmidir. Beden ise binek hayvanı
gibidir. Kalb, üstündeki süvariye benzer. Maksat
süvarinin yaratılmasıdır, bineğin değil. Çünkü
binek hayvanı, ona binen içindir. Binici, binek
hayvanı için değildir. Bu kadarını söylemekle
insanın kendisini böyle kolay anlayamayacağını
bildirdik. Hâlbuki, sana senden daha yakın hiçbir
şey yoktur. Kendini tanımayıp, başkalarını
tanıdığını, bildiğini iddia eden, kendini doyuracak
yemeği olmadığı hâlde şehirdeki fakirlerin hepsinin
kendi yemeğini yemekte olduklarını iddia etmesine
benzer ki, gayet çirkin ve yakışık almayan bir
şeydir.
ONSEKİZİNCİ FASIL
İNSAN BU DÜNYADA SON DERECE ÂCİZ
VE NOKSANDIR
Buraya kadar anlatılanlardan, insanın kalb
cevherinin kıymetini, âczini ve büyüklüğünü
anladın. Şimdi bil ki, bu kıymetli cevheri sana
verdiler ve sonra seni onun üzerine örttüler! Onu
aramaz, zayi eder ve onu unutursan çok aldanırsın
ve büyük ziyanlara duçar olursun. Kalbini yeniden
aramaya, dünya meşgalelerinden kurtulmaya ve
onu kendi yüksek makamına ulaştırmaya gayret et.
Onun şeref ve izzeti, öbür dünyada anlaşılacaktır.
Üzüntüsüz neş'e, fenâsız beka, acısız kudret,
şüphesiz marifet ve Allahü Teâlâ'yı perdesiz
görmek olacaktır.
Fakat, bu dünyada onun [yâni insanın] şerefi,
kendisinde bulunan istidat [doğuştan gelen
sonradan geliştirebilen…] ve liyakat ile hakiki
şeref ve izzete kavuşmaktır. Yoksa, bugün ondan
daha kusurlu ve zavallı kim vardır. Zira açlığın,
susuzluğun, sıcaklığın, soğukluğun, hastalığın,
ızdırabın, elemin, sıkıntının, hışmın ve hırsın esiri
olmuştur. Rahatının ve lezzetinin bulunduğu şeyler,
ona zarardır. Ona faydalı olanlar acı ve elemle
karışıktır.
Aziz ve kıymetli olan kimse, ya ilim, ya kuvvet ve
kudret, ya himmet [manevi yardım] ve irade,
veyahut da yüzünün güzelliği ile kıymetli ve
azizdir.
İnsanın ilmine bakarsan, ondan daha cahil kim
vardır? Zira, eğer beyninde bir damar eğrilse,
öleceğinden yahut delireceğinden korkulur. İnsan
ise, neden olduğunu ve ilâcının ne olduğunu
bilemez. Belki de ilâcı yanındadır, onu daima
görür, fakat bilmez.
Kuvvet ve kudretine bakarsan, ondan daha âciz kim
vardır? Zira sinek ile boy ölçüşemez. Kendisine
musallat olan sivrisineğin elinde helak olur. Arı,
iğnesini kendisine batırırsa, uyumaz ve huzursuz
olur.
Himmetine bakarsan, bir dang [yaklaşık olarak
yarım gram] gümüş veya altın kaybetse, hâli
değişir ve üzülür. Açlık zamanında bir lokma
verilmezse, bayılır kalır. O hâlde bundan aşağılık
olur mu?
Yüzünün güzelliğine bakarsan, çöplük üzerine
örtülmüş post gibidir. İki gün kendini yıkamazsa,
yüzünde öyle bedlik ve çirkinlik olur ki,
kendisinden tiksinir, fena bir koku hissedilir. Onun
karnında taşıyıp hamallığını yaptığı ve günde
birkaç defa eliyle yıkadığı pis kokulu kazurattan
daha aşağı hangi şey vardır?
Bir gün Şeyh Ebû Saîd-i Ebü'1-Hayr (rahmetullahi
aleyh) sofilerle beraber gidiyordu. Bir ara, lâğım
kuyusunu temizlemekle uğraşanların yanından
geçiyorlardı. Yol necasetlenmiş, etraf pislik
içerisinde idi. Sofiler burunlarını tutup, hepsi bir
tarafa kaçtılar. Şeyh, olduğu yerde durdu ve şöyle
söyledi: «Ey insanlar, bakınız bu pislikler bana ne
söylüyor. Diyorlar ki, dün pazarda (nefis ve leziz
yiyecekler şeklinde) idik. Hepiniz bizi ele geçirmek
için, keselerinizi boşaltmıştınız. Bir geceden fazla
sizinle kalmadık. Bu hâle geldik! Bizim mi sizden,
yoksa sizin mi bizden kaçmanız yakışır?».
Hakikaten insan, bu dünyada noksanlık, acizlik ve
zavallılığın son noktasındadır. Pazara çıkarılma
günü yarın olacaktır. Eğer kimyâ-yı saadet kalb
cevherine düşerse, hayvanlar seviyesinden
melekler derecesine yükselir. Yok, eğer yüzünü
dünyaya ve dünya arzularına dönerse, yarın köpek
ve domuzdan aşağı olur. Çünkü, onların hepsi
toprak olacak ve elem çekmeyecektir. O ise azabda
kalacaktır. Şerefini bildiği gibi, noksanlığını ve
zavallılığını da bilmelidir. Bu sebepten dolayı
kendini bilmek, Allahü Teâlâ'yı bilmek
anahtarlarından bir anahtardır.
Kendini bilmek hususunda bu kadar kâfidir. Böyle
bir kitapta söylediğimizden fazlasını anlatmak
imkânsızdır. Ve billahi't-tevfik. Muvaffakiyet
Cenâb-ı Hak'tandır.
İKİNCİ UNVAN
ALLAHÜ TEALAYI TANIMAK
[Bu unvanda on fasıl vardır]
BİRİNCİ FASIL
KENDİNİ BİLMEK, ALLAHÜ TEÂLÂ'YI
BİLMENİN ANAHTARIDIR
Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında, insana
hitab eden şu söz meşhurdur: «Ey insan! Rabbini
tanımak için kendini tanı». Haberlerde [hadislerde]
ve eserlerde [selef-i sâlihînin sözlerinde] geldi ki:
«Kendini bilen, Rabbini bilir». Bu söz şuna işarettir
ki, insanın kendisi bir aynadır, ona bakan, Hakkı
görür! Birçok insan kendine bakar ve fakat Hakkı
göremez. O hâlde kendini bilmek için, Allahü
Teâlâ'yı bilmeye hangi yolun vesile olduğunu
öğrenmek lâzımdır. Bu da iki şekildedir: Biri çok
derindir. Bunu çok kimse anlayamaz. Bundan
bahsetmek doğru olmaz. Herkesin anlayabildiği
şekil ise, su götürmez biçimde açıktır. Avam insan,
kendi zâtından Allahü Teâlâ'nın zâtının varlığını,
kendi sıfatlarından Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını,
kendi bedeni ve âzaları olan şahsî memleketindeki
tasarruftan, Allahü Teâlâ'nın bütün âlemlerdeki
tasarrufunu bilendir.
Bu, şöyle izah edilir: Her şeyden önce kendini
varlığıyla bilince anlar ki, bundan önce, nice yıllar
geçmiştir. Kendinin namı, nişanı yok idi. Hususan
Allahü Teâlâ buyurur: «İnsanın üzerine uzun
devirden öyle bir zaman gel [ib geç] di ki [o vakit]
o, anılmaya değer bir şey bile değildi. Hakıykat, biz
insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık.
Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici,
görücü yaptık (1).
İnsanın kendi aslından anlayabildiği, varlığından
önce nutfe olmasıdır.
Fena kokulu bir damla su; onda akıl, kulak, göz,
baş, el, ayak, dil, damar, sinir, kemik, deri ve et
gibi şeyler yoktur. Belki, beyaz şekilde bir sudur.
Fakat, bütün bu akıllara durgunluk veren hâller
onda meydana gelmiştir. Ama bunları o mu, yoksa
bir başkası mı meydana getirdi? Ve yine zaruri
olarak bilir ki, insan, kemâl mertebesinde, her âzası
yerinde olduğu hâlde, bir kıl ucu yaratmaktan
âcizdir. Demek ki, bir su damlası iken daha âciz ve
noksan idi. Netice olarak anlaşıldı ki, kendi zâtının
varlığından, Allahü Teâlâ'nın zâtının varlığı belli
olur.
Bir kısmını anlattığımız bedenindeki zahirî ve
bâtınî şaşılacak hâllere bakınca, kendini yaratanın
kudretini görür ve bilir ki, her bakımdan tam bir
kudret [yaratan] vardır, istediğini, istediği gibi
yaratır. Bundan daha üstün hangi kudret olabilir ki,
böyle hakir ve aşağı bir damla sudan olgun, güzel,
hikmetli ve şaşılacak bir şahıs yaratıyor.
Kendinde olan akıl almaz bu inceliklere ve
âzalarının faydalarına ve herbirinin ne hikmetle
yaratıldığına, el, ayak, göz, dil ve diş gibi zahirî
azalarına, dalak, ciğer ve öd kesesine ve buna
benzer diğer iç azalarına bakınca, kendini yaratanın
ilmini bilip her bakımdan tam ve her şeyi
kuşatmakta olduğunu ve yine böyle bir âlimin
bildiğinin hiçbir şey olmadığım anlar.
Çünkü, bütün akıllıların aklı bir araya gelse, onlara
uzun ömür verilse, bu azalardan birini, yaratılışında
olduğu şekilden çıkarıp daha iyi yapmayı
düşünseler, yapamazlar! Meselâ, yenilen şeyleri
kesmek için keskin olan ön dişlerini, ezmek ve
öğütmek için uçları düz olan azı dişlerini,
değirmene ezebileceği, öğütebileceği şeyleri atan
dil küreğini, dilin altında bulunup, icabettiği vakitte
yemekleri ıslatacak, hamur hâline getirecek kadar
salgı yapan kuvvetini, sonra boğaza gidip, orada da
kalmamasını, bütün dünyanın akıllıları, bundan
daha mütekâmil ve bundan daha iyi bir başka
şekilde yapamazlar. Elin beş parmağı da bunun
gibidir. Dördü bir tarafta, baş parmak ise onlardan
biraz daha uzakta ve kısadır. Şöyle ki: Hepsiyle
birleşebilir ve hepsinin üzerine gelebilir. Hepsinde
üç boğum, bunda ise iki boğum vardır. Öyle
yapılmıştır ki, isterse tutar, isterse avuç yapar,
İsterse kürek gibi yapar, isterse sıkar yumruk yapar,
isterse tekrar açar, kevgir veya tabak gibi yapar.
Birçok şekillerle nice işler yapar. Eğer cihanın
âlimleri bu parmakların yaratılışında bir başka şekil
düşünseler, meselâ hepsi aynı hizada, yahut üçü bir
tarafta, ikisi bir tarafta, yahut beş yerine altı veya
dört olması icabederdi, yahut boğumlar üç veya
dört olması lâzım gelirdi deseler veya düşünseler,
böyle düşünce ve sözleri eksik olup, Allahü
Teâlâ'nm bu yarattığı en mütekâmilidir. Bununla
anlaşılıyor ki, «Yaratanın ilmi bu şahsı muhittir ve
her şeye muttalidir.»
İnsanın, her bir parçasında bunun gibi hikmetler,
faydalar vardır. Bir kimse bu hikmetleri ne kadar
çok bilirse, Allahü Tealâ'nın ilminin azametine
hayranlığı o kadar çok olur. İnsan kendi
ihtiyaçlarına, önce yemeye, giymeye ve meskene
bakınca ve yenecek şeylerin yağmura, rüzgâra,
buluta, sıcağa ve soğuğa muhtaç olduğuna dikkat
edince, onu salâha kavuşturacak san'atlara ve san'at
için lâzım olan demir, tahta, bakır, pirinç ve diğer
âletlere ve bu aletlerin nasıl yapıldığına dair
bilgilere bakar. Sonra bütün bu yaratılan ve
yapılanlardaki şeklin tamamlığına ve güzelliğinin
mükemmeliyetine bakar. Her birinden o kadar
çeşitler bulunur ki, eğer yaratılmış olmasalardı,
kimsenin hatırına gelmeyeceklerine,
istenemeyeceklerine dikkat ederse, istenmeyen ve
bilinmeyen bu şeylerin Allah'ın lütuf ve
merhametiyle olduğunu görür. Buradan bir husus
daha bilinir: Velilerin [Allah dostlarının] hayatı
Allahü Tealâ' iledir. Bu da, bütün mahlûklara,
lütuf, rahmet ve inayettir. Hususan, «Rahmetim,
gazabımı aşmıştır» (2), buyuruldu. Bunun gibi,
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: «Allahü
Teâlâ'nın kullarına, şefkati, bir annenin süt
emzirdiği çocuğuna şefkatinden daha çoktur» (3).
O hâlde, kendi zâtının zuhurundan, Allahü
Teâlâ'nm zâtını görür. Kendi inceliği, parçalı ve
âzalarının çokluğundan; Hakkın kudretini, kemâlini
görür. Etrafındaki şaşılacak hikmetler ve
faydalarda, Hakkın ilminin kemâlini görür. Zaruri
olarak, yahut ihtiyaç olarak, yahut, iyilik ve
güzellik için olanların hepsinin kendinde
yaratıldığını ve bir arada bulunduğunu anlayınca,
Allahü Teâlâ'nm lütuf ve rahmetini görür, işte
bunun için kendini tanımak, Allahü Teâlâ'yı
bilmenin anahtarı olur.
(1) 76 - Dehr: l - 2.
(2) 7 – A’raf: l 56.
(3) H. Edep, 13; M. Tevbe, 22.
İKİNCİ FASIL
ALLAHÜ TEALÂ'NIN TENZİH VE
TAKDÎSİNİ BİLMEK
Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını, kendi sıfatlarından, ve
zâtını, kendi zâtından bildiği gibi, Allahü Teâlâ'nın
tenzih ve takdisini de kendi tenzih ve takdisinden
bilir. Allahü Teâlâ hakkında tenzîh ve takdisin
mânâsı, vehme ve hayâle gelen her şeyden beri,
mukaddes ve yüksek olmasıdır. O'nun,
tasarrufunun haricinde olan hiçbir yer olmadığı
hâlde, kendisine bir yer izafe edilmekten
münezzehtir, uzaktır. İnsan, bunun numunesini
kendinde görebilir. Kalb dediğimiz ruhunun
hakikati, vehim ve hayâle gelen her şeyden
münezzehtir. Onun için ölçü ve sayı olmayacağını,
bölünemeyeceğini de söylemiştik. Böyle olunca,
rengi, şekli de olmaz. Şekli ve ölçüsü olmayan bir
şeyin hayâle gelmesi imkânsızdır. Gözün gördüğü
veya benzerini gördüğü şey, hayâle gelir. Göz ve
hayâle verilenler ise şekil ve renklerden başka' bir
şey değildir. Yaratılış icabı sorulacak olan (nasıl bir
şeydir?) in mânâsı, şekli nasıldır, küçük müdür,
büyük müdür? demektir. Bu sıfatların kendisine
yanaşamadığı bir şey için, nasıl sorusu lüzumsuz ve
boş olur. Nasıldır sorusunun kendisine
sorulamayacağı bir şeyi bilmek istersen, kendi
hakikatine bak. Hakkı tanımak yeri olan senin
hakikatin bölünmez, ölçülmez, kemmiyet ve
keyfiyet ona yanaşamaz.
Bir kimse, «Ruh nasıl şeydir?» diye sorsa, cevabı,
«Nasıl demenin ona yolu yoktur!» olur.
Kendini bu sıfatlarla bilince, Allahü Teâlâ'nın bu
takdis ve tenzihe daha lâyık olduğunu anlarsın,
insanlar nasıl olduğu bilinmeyen bir varlığa
şaşarlar, işte kendileri öyledir ve kendilerini
bilmezler! Hattâ insan kendi bedenine dikkat
ederse, nasıl olduğu bilinmeyen binlerce şey bulur.
Bunların hiçbirini görmez. Meselâ, aşk ve derdi
göz görmez. Nasıl olduğunu bilmek istese, yine
bilemez. Çünkü, böyle şeylerin şekli ve rengi
yoktur. Bu suale sebep bile yoktur. Hattâ bir kimse
sesin hakikatini öğrenmeye çalışsa, yahut kokunun
ve tadmanın hakikatinin nasıl olduğunu bilmek
istese, bilemez. Bunun sebebi, nasıl ve ne gibi?
sorular, görme duygusundan meydana gelen hayâl
icabı şeyler olduğu için, her şeyden gözün nasibini,
payını aramak istemesidir. Ses gibi, kulakla alâkalı
olan şeyden, gözün hiç nasibi yoktur. Gözün, sesin
nasıl ve ne gibi olduğunu öğrenmek istemesi ise
muhaldir [imkansızdır]. Çünkü ses, gözün nasibi
olmaktan münezzehtir. Renk ve şekil de kulağın
nasibi olmaktan münezzehtir. Bunun gibi, lâzım
olan şeyi kalbin anlaması ve aklın bilmesi, bütün
his âzalarının nasibi olmaktan münezzehtir. Nasıl
ve ne gibi sorular, his olunanlar içindir. Burada
uzun yazmak ve derine dalmak icabeder [gerekir].
Akli ilimlerden bahseden kitablarımızda uzun uzun
anlattık. Bu kitabda bu kadan kâfidir. Maksad;
insanın nasıl olduğu bilinmeyen kendinden, Allahü
Teâlâ'nın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini
anlamasıdır. İnsan bilir ki, ruh vardır ve bedenin
padişahıdır. Bedeninde bilinebilen her şey, onun
ülkesidir. O ise nasıl olduğu bilinmeyen bir şeydir.
Bunun gibi, kâinatın padişahı (Allahü Teâlâ'nın da
nasıl olduğu bilinemez. His olunan gibi bilinen her
şey onun mülkü, memleketidir.
Allahü Teâlâ'nın tenzihini bildiren diğer bir husus
da, ona hiçbir yer izafe edilmemesidir. Ruh da
hiçbir şeye izafe olunamaz. Ruh, eldedir, ayaktadır,
baştadır veya başka bir yerdedir denemez. Belki
bedenin bütün kısımları ayrılır, bölünür, o ise
bölünmez. Bölünemeyenin bölünene girmesi
muhaldir. Çünkü, o zaman, o da bölünebilir bir hâl
alır! Hiçbir uzuvda olduğu söylenemediği hâlde,
hiçbir uzuv onun tasarrufunun dışında kalmaz.
Bilâkis hepsi onun emrinde, tasarrufundadırlar. O
hepsinin hâkimidir. Hususan, bütün kâinat, kâinatın
hâkimi olan Allahü Teâlâ'nın tasarrufundadır. O
ise, kendisine bir yer izafe edilmekten, filân
yerdedir denmekten münezzehtir, beridir. Takdisi
bu şekilde anlatmak, ruhun hususiyetini ve sırrını
açıklamakla olur. Buna ise izin yoktur. Hepsini
anlayabilmek, «Allahü Teâlâ Âdemi [yâni Ademin
hakikatini, rûhunu] kendi suretinde yarattı» (1)
hadîs-i şerifiyle açıklanabilir.
(1) H. İsti'zân, 1; M. Birr 115, Cennet, 28.
ÜÇÜNCÜ FASIL
ALLAHÜ TEÂLÂ'NIN SALTANATI
Allahü Teâlâ'nın zâtının var olduğu, sıfatları, nasıl
ve ne gibi sorulardan münezzeh ve mukaddes
olduğu, bir yerde olmaktan münezzeh olduğu,
hepsinin anahtarı insanın kendi nefsini tanımak
olduğu anlaşılınca, bilmekten, tanımaktan bir kısım
kalmış oluyor. Meleklere iş vermesi, meleklerin
onun emrine uyması, melekler vasıtasiyle işlerin
olması, gökten yere emir göndermesi, göklerin ve
yıldızların hareketi, yerde olanların işlerinin
göklere bağlı olması, rızıklar anahtarının göğe
havale edilmesi nasıl oluyor? diye sorulması
mümkün olan sorulardandır.
Allahü Teâlâ'yı tanımakta, bu mühim bir bahistir.
Buna «Mârifet-i ef’âl», yâni fiilleri tanıma denir.
Bundan öncekilere, «Mârifet-i zât ve mârifet-i
sıfat» denildiği gibi... Bunun anahtarı da, kendini
tanımaktır. Kendi memleketindeki padişahlığını
nasıl yürüttüğünü bilmezsen, kâinatın padişahının
hükmünü yürüttüğünü nasıl bilmek istersin?
Önce kendini tanı ve bir işine dikkat et. Meselâ
kâğıt üzerine Bismillah yazmak istediğin zaman,
önce arzu ve istek meydana gelir, sonra kalbinde
bir hareket ve kımıldama duyulur. Bu etten olan
yürek ki, sol taraftadır. Ondan bir cism-i lâtif
hareket eder ve beyne gider. Bu cism-i lâtife
tabibler, ruh diyorlar. His ve hareket kuvvetlerini
taşımaktadır. Hayvanlarda olan ruh ise daha
başkadır. Bu ruh ölebilir. Bizim kalb dediğimiz ruh
ise, hayvanlarda yoktur. Asla ölmez. Çünkü o,
Allahü Teâlâ'yı bilme, anlama yeridir. Bu ruh
beyne ulaşınca, Bismillâh'ın sureti hayâl kuvvetinin
yeri olan beynin birinci odasında (merkezinde)
meydana gelmiş olur. Beyinden çıkan sinirler her
tarafa dağılır. Parmaklarının ucunda iplik gibi
düğümlenir. Beyinden bu sinirlere uyarma verilir.
Zayıf, kuru olanların kollarında sinirler görülebilir.
Sonra sinirler kımıldanır, parmakların uçlan
hareket eder ve sonra da parmaklar kalemi harekete
geçirir. Kalem de mürekkebi harekete geçirir.
Böylece hislerin yardımıyla hayâl hazinesinde olan
Bismillâh'ın suretine uygun olarak Besmele kâğıtta
meydana gelir. Bunda bilhassa gözün yardımı
çoktur.
Bu işin başlangıcında sende bir istek meydana
geldiği gibi, her işin evvelinde Allahü Teâlâ'nın
sıfatlarından bir sıfat vardır; buna-irâde denir.
Bu irâdenin ilk eseri, kalbinde meydana geldiği ve
sonra diğer yerlere ulaştığı gibi; Allahü Teâlâ'nın
irâdesinin eseri de önce Arş'ta meydana gelir, sonra
diğer yerlere ulaşır, Buhar gibi bir cism-i lâtîf kalb
damarlarıyla bu eseri beyne ulaştırdığı gibi —ki bu
cisme ruh derler—, Allahü Teâlâ'nm lâtif bir
cevheri de o eseri Arş'a-ulaştırır; Arş'tan da,
Kürsi'ye ulaştırır. Bu cevhere melek denir, ruh
denir ve Rûhu'l-Kudüs denir. Kalbin eserinin beyne
ulaşması, beynin kalbin tesiri [etkisi] ve tasarrufu
altında olması gibi, irâde eseri önce Allahü
Teâlâ'dan Kürsi'ye ulaşır; Kürsî ise Arş'ın
altındadır. Senin fiilin ve muradın olan Besmele'nin
sureti, beynin birinci odasında meydana geldiği ve
yaptığı iş buna uygun olarak ortaya çıktığı gibi,
kâinatta meydana gelecek her şeyin sureti, önce
Levh-i Mahfûz'a nakşedilir. Beynindeki lâtif
kuvvetin sinirleri, sinirlerin eli ve parmakları,
parmakların da kalemi hareket ettirdiği gibi, Arş'ın
ve Kürsî'nin üzerinde müvekkel olan [orada iş
gören] lâtif cevherler, gökleri ve yıldızlan hareket
ettirir.
Beyin kuvveti vücut kirişlerini [veterleri], kasları
ve parmak sinirlerini harekete getirdiği gibi, melek
denen bu lâtif cevherler, yıldızlar ve onların şuaları
vasıtasiyle süfli olan âleme gelir ve oradaki dört
unsuru harekete geçirir. Bu dört şey sıcaklık,
nemlilik, soğukluk ve kuruluktur. Mürekkep
kalemini, Besmele meydana gelecek şekilde
kaydırıp durdurduğu gibi, bu sıcaklık ve soğukluk,
suyu, toprağı ve bu dört unsuru harekete geçirir.
Kâğıdın mürekkebi kabul etmesi, mürekkebin bazı
yerde dağınık, bazı yerde toplu olması gibi,
yaşlılık, nemlilik bu dört unsura şekil verir.
Kuruluk bu şekilleri bozmaktan korur. Eğer yaşlılık
olmasaydı, kat'iyyen şekil olmazdı. Kuruluk
olmasaydı, şekiller bozulurdu. Gözün yardımıyla
kalemin işini tamamlaması, hareketini bitirmesiyle
hayâl hazinesinde olana uygun olarak Besmele'nin
yazılması gibi, meleklerin yardımıyla sıcaklık ve
soğukluğun bu unsurları hareket ettirip, hayvan,
bitki ve diğerleri bu dünyada, Levh-i Mahfûz'-da
olduğu şekilde meydana gelir. Bedende bütün işler
önce kalbde zahir olduğu ve sonra bütün azalara
dağıldığı gibi, madde alemindeki işler de evvelâ
Arş'ta meydana gelir ve Arş'tan bütün madde
âlemine ulaşır. Bu hususiyeti evvelâ kalbin kabul
edip, diğerlerinin ondan aşağı olması ve kalbde bir
yer isnad edip, «Orada mesken kurmuşsun»
düşüncesi gibi, Allahü Teâlâ'nm her şeye galibiyeti
Arş vasıtasiyledir. Bunun için yeri orasıdır
zannederler. Kalbine galib olup, işlerin doğru
olduğu ve böylece bütün beden memleketini güzel
idare ettiğin gibi, Allahü Teâlâ Arş'ın
yaratılmasında Arş'a galib olup, Arş'ı doğrulttu.
Karar kıldı. Memleketin düzeni yapılmış oldu.
Bahusus âyet-i kerîme böyle geldi: «Arş'ı istilâ
edip, her şeyi hükmü altına aldı. Bütün işleri idare
ediyor...» (1).
Bil ki, bunların hepsi doğrudur. Basiret sahiplerine
açık keşiflerle bildirilmektedir. Bunu da «Allahü
Teâla, Âdem'i [Adem'in hakikatini, ruhunu] kendi
suretinde yarattı» (2), hadîs-i şerifinin hakikati ile
bildirmişlerdir.
Muhakkak bilmelisin ki, padişahı ve padişahlığı
padişahlardan başkası bilmez. Eğer böyle
olmasaydı, sana onun 'memleketinde padişahlık
verilirdi. Allahü Teâlâ'nın mülkünden ve
padişahlığından sana bir parça verilmiş olurdu; o
zaman âlemlerin sahibini tanıyamazdın. O hâlde
senin için yaratılmış olan padişahlığa şükret. Sana
padişahlık ve kendi memleketine benzeyen bir
memleket verdi. Kalbini Arş eyledi. Kalbin menba'ı
olan hayvani ruhunu İsrafil, beynini Kürsi, hayâl
hazineni Levh-i Mahfuz, göz, kulak ve bütün
duygularını ayrı ayrı birer melek; sinir sisteminin
merkezi olan beyinciğini de gökler ve yıldızlar gibi
yarattı. Parmağını, kalemi ve mürekkebi senin
emrine verdi. Seni tek ve nasıl olduğu belli
olmayan şekilde yarattı ve hepsine padişah eyledi.
Sonra da sana, «Sakın! Kendinden ve
padişahlığından gafil olma ki, yaratandan da gafil
olmayasın» buyurdu. Elbette Allahü Teâla Âdem'i
kendi suretinde yarattı. O hâlde, ey insan! Nefsini
bil ve Rabbini tanı...
(1) Yûnus: 3
(2) H. İsti'zân, 1; M. Blrr, 115. Cennet, 28.
DÖRDÜNCÜ FASIL
İNSANIN ÂZALARININ KUVVETLERİ VE
SIFATLARI İLE OLAN BAĞLILIĞI
[ÖNCEKİ FASILA EK]
İnsanın saltanatı ile Mâlikü'1-Mülk [mülkün sahibi]
olan Allahü Teâlâ'nın saltanatı arasında yaptığımız
bu mukayeseli izahtan, iki büyük ilme işaret
olundu: Biri, insanın kendini tanıması, âzalarının
kuvvetleri ve sıfatlan ile olan bağlılığı, sıfatlarının
ve kuvvetlerinin kalbe bağlılığının nasıl olduğu
ilmidir. Bu, böyle bir kitapta incelenemeyecek
kadar uzun bir ilimdir. Diğeri âlemin Padişahının,
memleketinin meleklere olan bağlılığının tafsili,
meleklerin birbirleri ile olan irtibatı, göklerin,
Kürsî'nin ve Arş'ın meleklerle olan alâkası; bu ilim
ise daha uzundur. Bundan maksat zeki olanların bu
kadarına inanması ve Allahü Teala'nın azametini
bununla bilmesidir.
Akılsız olanların, bütün bu güzelliklerle böyle bir
Hazretin mütalâasından mahrum kaldıklarını, nasıl
gafil olduklarını ve nasıl aldandıklarını bilmesidir.
Allahü Teâlâ'nın cemâlinden, halk, zaten ne
anlayabilir? Halkın tanıyabilmesi için bu
anlattıklarımız nedir ki!
BEŞİNCİ FASIL
TABİİYYECİLERİN VE MÜNECCİMLERİN
KARINCAYA BENZETİLMESİ
Bu zavallı ve nasipsiz tabiiyyeciler [tabiatçılar] ve
müneccimler [astrologlar, astronomi ile
uğraşanlar], işleri, tabiata ve yıldızlara havale
eylediler. Bunların hâli kâğıt üzerinde yürüyen
karınca gibidir. Siyahlaşan ve üzerinde bir şekil
meydana gelen bir kâğıt görür; dikkat eder,
kalemin ucunu görür ve sevinip der ki; «Bu işin
hakikatini anladım ve kanaat getirdim ki; şekilleri
kalem yapıyor». Bu, âlemlerin hareket
ettirilmesinden âciz olup, bir şey bilmeyen bir
tabiiyyeci gibidir.
Sonra gelen ikinci karıncanın, gözü daha açık ve
görüş mesafesi daha fazladır. Der ki: «Hatâ ettin.
Çünkü, ben bu kalemi müstakil bulmuyorum. Onun
ötesinde başka bir şey daha görüyorum, bu şekilleri
o yapıyor». Buna sevinir. «Doğrusunu anladım ki,
şekli yapan kalem değil, parmaktır. Kalem ise onun
emrindedir» der. Bu, görüşü biraz daha geniş olan
ve hâdiselerin yıldızlar vasıtası ile olduğunu
zanneden, fakat yıldızların meleklerin emrinde
olduğunu ve bunun ötesindeki mertebeleri
bilemeyen müneccim gibidir.
Madde âleminde, müneccimler ve tabiiyyeciler
arasındaki fark, bir ihtilâf mevzuu olduğu gibi,
ruhlar âlemine yükselen insanlar arasında da bu
ihtilâf vardır. Zira, birçok insanlar madde
âleminden terakki eylediler, maddenin dışında
başka bir şeye kavuştular. Sonra evvelki dereceye
indiler. Böylece ruhlar âlemine yükselme yolu
onlara kapandı. Nurlar âlemi olan ruhlar âleminde
de bunun gibi, tehlikeli geçitler ve mâniler çoktur.
O derecelerin bazısı yıldız gibi, bazısı ay gibi ve
bazısı da güneş gibidir. Bu merdiven, göklerin
melekûtu kendilerine gösterilen kimselerin
miracıdır. Hususan, İbrahim aleyhisselâm hakkında
Allahü Teâlâ şöyle bildirdi: «Böylece İbrahim'e
göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik» (1). O
makamda İbrahim aleyhisselâm şöyle der:
«Şüphesiz ki ben, muvahhid [Allah'ı bir tanıyıcı]
olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan
Allah'a yönelttim...» (2). Bunun için
Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem)
buyurdu: «Muhakkak ki, Allahü Teâlâ için yetmiş
nur perdesi vardır. Eğer onları açarsa güzelliği
bakanları yakar» (3). Bunu, Mişkâtü'l-Envâr ve
Misfatü'l-Esrâr kitaplarımızda uzun uzun anlattık,
oradan öğrenmek mümkündür.
Maksadımız, zavallı tabiiyyecilerin bir şeyi,
sıcaklığa, yaşlığa, soğukluğa ve kuruluğa havale
etmelerini bildirmektir. Çünkü onlar diyor ki, eğer
bunlar Allahü Teâlâ'nın sebepleri arasında
olmasaydı, tıb ilmi bozulurdu. Fakat yanılmalarının
sebebi, kısa görüşlü olması ve ilk merhalede takılıp
kalmalarıdır. O merhalede tâbilik değil asillik,
hizmetçilik değil efendilik ispat etmesidir, O ise,
kendini, en arkada, ayakkabıların bulunduğu yeri
seçen, en pejmürde hizmetçilerden eyledi. Sebepler
arasına yıldızları koyan müneccimler derler ki,
böyle olmasaydı, gece - gündüz aynı olurdu.
Çünkü, güneş dünyayı aydınlatan ve ısıtan bir
yıldızdır. Kış ve yaz aynı olurdu. Yazın sıcak
olması, güneşin yakın olmasındandır. [Yazın sıcak
olması güneş ışığının daha dik açıyla dünyaya
gelmesidir. Dokuz asır evvel böyle söylenmesini
normal karşılamak lazım.] Kışın ise uzak oluyor.
Güneşi ışık ve hararet [sıcaklık] verici şekilde
yaratan Allahü Teâiâ'nın kudreti, Zuhal yıldızını
soğuk ve kuru, Zühre yıldızını ise, sıcak ve nemli
yaratsa hiç şaşmamak lâzım. Bu, islâmiyet'e
dokunmaz. Müneccimin yanıldığı yer, yıldızları
asıl ve işlerin havale edildiği son yer zannetmesi ve
onları bir kudret ve emir altında görmemesi ve
«Güneş, ay ve yıldızlar, onun emri altındadır» (4),
kelâmını bilmemesidir. Emir altında olan iş yapar.
O hâlde güneş, ay ve yıldızlar kendilerine verilen
vazifeleri yapan işçilerdir. Kendiliklerinden değil,
iş yaptıran melekler tarafından işte
bulunduruluyorlar. Bunlar beyinde bulunan bir
kuvvet merkezi tarafından, etrafın tahriki altında iş
yapan sinirler gibidir. Kalemin yazması gibi en
küçük işler, bunların eli altında olup, geri saflarda
bulunan dört ana unsur şeklinde olmadıkları, hattâ
baş köşede oturdukları hâlde, yıldızlar da basit
birer hizmetçi gibidirler.
(1) 6 - En'âm: 75.
(2) 6 - En'âm: 79.
(3) H. tsti'zân. J; M. Birr. 115. Cennet, 28.
(4) 7 - A'râf: 54.
ALTINCI FASIL
İNSANLARIN KÖRLER ZÜMRESİNE
BENZETİLMESİ
İnsanlar arasındaki ayrılıkların çoğu, hepsinin
sözünde bir sebeple doğruluk bulunmasıdır. Fakat
bazıları görmedikleri hâlde, her şeyi gördüklerini
zannederler. Bunlar şehirlerine fil gelmiş olduğunu
duyup, onu tanımak isteyen körler gibidirler.
Şehirdeki körler fili elle tanıyacaklarını zannettiler.
Ellerini ona dokundurdular. Birinin eli hayvanın
kulağına, diğerininki ayağına, bir başkasınınki
baldırına, diğer birininki de dişlerine rast geldi. Bu
körlerin hepsi bir araya gelince, filin nasıl
olduğunu bunlardan sordular. Eli, hayvanın
ayağına gelen dedi ki: Fil sütun gibidir. Eli
hayvanın dişlerine temas eden dedi ki: Fil direk
gibidir. Eli kulağına gelen dedi ki: Halı gibidir.
Hepsi doğru söylediler ve hepsi yanıldılar! Zira her
biri fili tamamen anladıklarım sandılar. Ama
anlayamadılar. Bunun gibi, müneccimler ve
tabiblerden her birinin gözü Allahü Teâlâ'nm
huzurunda hizmet görenlerden birine takıldı. Onun
saltanat ve hâkimiyetinden şaşırıp, «Benim
hâkimim budur. Benim Rabbim budur» dediler. Tâ
o zamana kadar ki, bir kimseyi daha ilerlettiler,
bütün noksanlarını ve onun ötesini gördü ve «Bu,
diğerinin altındadır. Altta olan ilâh olamaz» dedi.
Bahusus Kur'ân-ı Kerim, ibrahim aleyhisselâmın,
«Batanları, örtülenleri sevmem,» dediğini haber
veriyor.
YEDİNCİ FASIL
YILDIZLARIN VE BURÇLARIN PADİŞAHIN
KUDRETİNE TEŞBİHİ
Yıldızlar, uydular, on ikiye ayrılan yıldızlar
semâsının burçları ve hepsinin ötesinde, çok
uzağında olan Arş, bir yönden bir padişaha
benzemektedir ki, vezirin oturduğu hususi bir
odası, bu odanın etrafında on iki pencereli bir salon
vardır. Her pencerede vezirin bir vekili bulunur.
Yedi tane süvari vekil, bu on iki pencerenin
etrafında dönerler. Vezirden kendilerine gelen
emirleri bu vezir naillerinden [vekillerinden]
duyarlar. Bu dört piyade ellerine verilen dört
kemendi atarlar ve bir grubu, emre uyarak o hazrete
gönderir, bir grubu ise o huzurdan uzaklaştırırlar.
Arş, hususi odadır. Memleketin vezirinin
bulunduğu yerdir. O ise meleklerin Allahü Teâlâ'ya
en yakın olanıdır. Yıldızlar semâsı salon gibidir.
On iki burç, on iki penceredir. Vezirin nâibleri
[vekilleri! diğer meleklerdir. Onların dereceleri en
mukarreb meleklerin derecesinden daha aşağıdır.
Her birine ayrı ayrı ilim verilmiştir. Yedi gezegen
yedi süvaridir. Bu on iki pencerenin etrafında
dolaşır ve her pencereden başka bir emir;
kendilerine ulaşır. Dört unsur dedikleri ateş, su,
hava ve toprak, dört yaya hizmetçi gibidirler. Kendi
vatanlarından ayrılmazlar. Sıcaklık, soğukluk,
yaşlık ve kuruluk olan dört tabiat [yaratılış] onların
elinde dört kemend gibidir. Meselâ, bir kimseye
yüzünü dünyadan döndürecek, üzüntü ve korku
kaplayacak, dünya nimetleri kalbine iyi
gelmeyecek ve akıbetinin üzüntüsü kendisini istilâ
edecek bir hâl olursa, hekim, bu hasta oldu der.
Buna malihulya hastalığı denir. Bunun ilâcı,
kaynatılmış kimyondur. Tabiiyyeci der ki, bu
hastalığın aslı tabiatın kuruluğundan gelmektedir.
Beyni kaplar. Bu kuruluğun sebebi kış havasıdır.
Bahar gelip havada nem miktarı fazlalaşmayınca
düzelmez. Müneccim der ki, bu onda meydana
gelen bir sevdadır. Sevda Merih ile aralarında
beğenilmeyen bir uygunluğun vâki olduğu Utarit
yıldızından zahir olur. Utarit, Zühre ile Müşteri'nin
yanına gelmeyince, yahut aralarında üç burç
uzaklık olan iki yıldız bir araya gelmeyince bu hâl
iyi olmaz. Hepsi doğru söylüyorlar. Fakat. «Bu
onların kavuştukları ilmin miktarıncadır» (1).
Allahü Teâlâ'nm huzurunda saadetinde karar
verilen kimse için, Utarit ve Merih denen iki usta
ve işgüzar nakîbi, bu piyadelerden biri olan havaya
kuruluk kemendini atmak, onun başına ve beynine
düşürmek ve yüzünü bütün dünya lezzetlerinden
çevirmek, korku ve elem kamçısı ve irâde ve istek
dizginleri ile onu Allahü Teâlâ'nın huzuruna davet
için gönderirler. Bu ne tıb ilminde, ne tabiat
bilgisinde, ne de astronomi [felekiyyât] bilgilerinde
bulunur. Bilâkis bu, memleketin her tarafını
kuşatan, O hazretin âmil, nakîb hizmetçilerini içine
alan, her birinin ne iş yaptığını ve hangi emirle
hareket ettiğini; insanları nereye çağırıp, neden
menettiğini bilen peygamberlik makamına mahsus
ilim denizinden çıkmaktadır.
O hâlde hepsinin söylediği doğrudur. Fakat
memleketin padişahının ve kumandanlarının
sırrından haberi yoktur. Allahü Teâlâ bu yolla;
belâ, hastalık, sevda ve mihnet ile; halkı kendisine
çağırıyor ve diyor ki: «Bu hastalık değildir. Bizim
lütuf kemendimizdir. Sevdiğim kullarımı bununla
kendime çağırırım. Belâ önce peygamberlere, sonra
evliyaya ve sonra da herkesin fazilet ve derecesine
göredir» (2). Onlara hasta gözüyle bakmayın ki,
onlar bizdendir. «Hasta oldum bana bakmaya
gelmedin (3) (kudsi hadîs) onlar hakkında
bildirilmektedir.
O hâlde evvelki misâl, kendi bedeni içinde insanın
padişahlığının, bu misâl de, bedenin dışındaki
memleketin doğru yolda olduğunu göstermektedir.
Bu yüzden bu bilgi de, kendini bilmekten meydana
gelir. Bunun için kendini tanımayı kitabın birinci
unvanı eyledik.
(1) 53 - Necm: 30.
(2) Suyûtî, el -Câmi'us- Sagir, Eşeddü'n-Nâs
maddesi.
(3) M. Birr, 43.
SEKİZİNCİ FASIL
DÖRT TEŞBİHİN MÂNÂSINI BİLMEK
Şimdi şu dört muhtasar kelimenin mânâsını
bilmeye sıra geldi. Bunlar Allahü Teâlâ'yı tanımaya
kâfidir. «Sübhanallahi ve'l-hamdülülâhi ve la ilahe
illâllahü vallahü ekber». Kendi tenzihinden onun
tenzihini bilince. Sübhânallah'ı anlamış oldun.
Kendi padişahlığından, hâkimiyetinden, onun
hâkimiyetini, padişahlığının tafsilini, bütün sebep
ve vasıtaların, kâtibin elindeki kalem gibi onun
emrinde olduğunu anlayınca, Elhamdülillâh'ın
mânâsını bilirsin. Bilirsin ki, ondan başka nimet
veren yoktur. Ondan başkasına hamd ve şükür
olmaz.
Hiç kimsenin kendi başına buyruk olmadığını
anlayınca, La ilâhe illâllah'ın mânâsını bilirsin.
Şimdi Allahu Ekber'in mânâsını anlamana sıra
geldi. Bil ki, bütün bunları öğrendin ve Allahü
Teâlâ'dan hiçbir şey bilemedin. Zira Allahü
Ekber'in mânâsı görünüşte, Allahü Teâlâ daha
büyük demektir. Hakikatta, insanların kendi
kıyasları ile anlamalarından daha büyüktür. Bunun
mânası bir başkasından daha büyüktür, demek
değildir. Çünkü, Ondan başka bir şey yoktur ki,
Allahü Teâlâ ondan daha büyük olsun! Bütün var
olanlar O'nun vücûdunun nurundandır. Güneşin
ziyası, güneşten başka değildir ki, güneş nurundan,
ziyasından daha büyüktür denilebilsin. Allahü
Ekber'in mânâsı, insanların kendi akıllarının ölçüsü
ile onu tanıyabilmelerinden çok büyük ve yüksek
demektir. Onun takdis ve tenzihinin, insanın takdis
ve tenzihi gibi olmasını söylemekten Allahü
Teâlâ'ya sığınırız. Hattâ, bütün yarattıklarına
benzemekten berî ve uzaktır. Nerede kaldı ki,
İnsana benzesin! Onun hâkimiyetinin insanın kendi
bedenindeki hâkimiyeti gibi olduğunu, yahut O'nun
îlim, Kudret ve diğer sıfatlarının insanın sıfatlan
gibi olduğunu söylemekten yine Allahü Teâlâ'ya
sığınırız. Belki bunların hepsi, Allahü Teâlâ’nın
cemâlinden bir şeyin insanlığın âczine göre,
insanda hâsıl olması için birer numunedirler.
Bu numune şuna benzer. Eğer bir çocuk bize,
«Başkanlığın, saltanatın ve memleketi elinde
bulundurmanın zevki, lezzeti nasıldır?» diye sorsa,
ona deriz ki: Cirit atmak ve top oynamak lezzeti
gibidir. Çünkü o, bundan başka lezzet bilmez.
Kendisinde olmayanları, kendinden olanlara
benzeterek bilebilir. Halbuki padişahlığın
lezzetinin, cirit atmakla hiç alâkası olmadığını
herkes bilir. Fakat lezzet ve zevk her ikisi içinde
kullanılmış oldu. Kelimelere muhatap olmak
bakımından ikisi de aynıdır. Bu sebeple marifetin
numunesi, çocuklarda bulunur. Bu numune ve
benzetme işlerini de bu kabilden bil. O hâlde:
Allahü Teâlâ'nın kemâl ve hakikatini kendinden
başkası bilemez.
DOKUZUNCU FASIL
ŞERİATA UYMAK SAADET YOLUDUR
Allahü Teâlâ'yı tanımayı anlatmak uzundur. Bu
kitaba sığmaz. Bu tanımanın tamamını aramaya
teşvik ve tenbih için bu kadarı yetişir. Saadetin
tamamı, bu marifetten insanın alabildiği kadar
almasıdır. İnsanın saadeti, Allahü Teâlâ'yı
tanımakta ve ona kulluk ve ibadet eylemektedir.
Marifetin, yâni Allahü Teâlâ'yı tanımanın, saadet-i
ebedi olmasının sebebi daha önce anlatıldı. Kulluk
ve ibadet etmenin insanın saadetine sebep olması
şöyledir: İnsan ölünce, Allahü Teâlâ ile olacaktır.
«Dönüş O'na doğrudur» (1). Bir kimse, bir kimse
ile devamlı kalacaksa, onun rahat ve saadeti o
kimseyi sevmesindedir. Onu ne kadar çok severse,
o kadar mes'ûd olur. Zira sevdiğini görmesiyle
lezzet ve rahatı artar.
Marifet ve çok zikir olmaksızın Allah sevgisi
kalbde galib olmaz. Herkes sevdiğini çok zikir
eder, çok anar. Onu ne kadar çok zikrederse o
kadar çok sever. Bunun için Davud aleyhisselâma
vahiy geldi: «Senin çâren Benim, esâs işin
Benimledir. Bir ân Benim zikrimden gafil olma.»
Zikrin kalbi istilâsı, ibadete devamla olur. ibadet
zevkini o zaman bulur. İşte bu zaman arzu ve
şehvet bağları kalbden kopar. Arzu bağlarının
kalbden kopması, mâsiyetten, günahtan el
çekmekle olur. O hâlde günahlardan sakınmak,
kalbin rahatlığına sebep olur. Saadetin tohumu da
budur. Buna «felah [kurtuluş] denir. Hususan
Allahü Teâlâ buyurur: «Muhakkak ki, kendini
temizleyen ve Rabbinin ismini anan kurtuldu» (2).
Bütün ameller ibadet olmaya lâyık değildir.
Bazıları lâyık, bazıları değildir. Bütün isteklerden
el çekmek de mümkün değildir. Zaten bütün arzu
ve isteklerden el çekmek doğru da değil. Zira
yemek yemezse ölür, cima' etmezse [cinsi
münasebette bulunmazsa] nesli kesilir. O hâlde
bazı arzuları bulundurmamak, bazılarını yapmak
lâzım olup, birini diğerinden ayıracak sınırı da
bilmek lâzımdır. Bu sınır, iki şıktan biridir: Ya
insan aklı, isteği ve gayreti tarafını tutar ve kendi
görüşünü tercih eder, yahut da bir başkasına uyar.
İhtiyar [kendi seçimi] ve gayreti ile iş yapması
mümkün olmaz. Çünkü, onda galib olan arzular
daima doğru yolu ona gizler, istediği şeyi doğru
imiş gibi ona gösterir. O hâlde tercih dizgininin
onun elinde değil, bir başkasının elinde olması
icabeder. Herkes, halkın en doğru görüşlüsü
olmaya lâyık değildir. Görüşleri en doğru olanlar,
peygamberlerdir (salâvatullahi aleyhim ecmâin).
Demek ki, şeriata uymak, hudut ve ahkâmını
gözetmek, saadet yolunun anahtarıdır. Ve kulluk
da.bu demektir. Kendi tasarrufuyla, şeriatın
hududunu aşan helak olur. Bunun için Allahü Teâlâ
buyurdu: «Her kim Allahü Teâlâ'nın gösterdiği
ölçü ve hududu aşarsa kendine zulmetmiş olur» (3).
(1) 5 - Mâide: 18.
(2) 87 - A'lâ: 14-15.
(3) 65 Talâk: 1.
ONUNCU FASIL
EHL-İ İBÂHENİN YANLIŞ VE CAHİLLİK
YOLLARI
Her şeye mubah diyenler, Allahü Teâlâ'nın çizdiği
huduttan çıktılar. Yanılmaları ve cahillikleri yedi
sebepten oldu.
BİRİNCİ SEBEP: Allahü Teâlâ'ya iman etmeyen
bir grubun cahilliğidir. Çünkü O'nu hayâl ve vehim
hazinesinde aradılar. O'nun nasıl ve ne gibi
olduğunu araştırdılar. Bulamayınca inkâr ettiler ve
işlerin oluşunu yıldızlara ve tabiata havale ettiler,
insanlar, diğer hayvanlar, hikmet ve nizamla dolu
bu şaşılacak âlemin kendiliğinden meydana
geldiğini, yahut daima var olduğunu veya
kendinden haberi olmayan tabii bir şey
olmayacağını zannettiler. Bu kimse, yazılmış güzel
bir yazıyı görünce, bunun kudretli, âlim ve irâde
sahibi bir kâtib olmaksızın, kendiliğinden
yazıldığını veya hep bu şekilde yazılmış
bulunduğunu sanan kimse gibidir. Körlüğü bu
dereceye gelen kimse, hâdiseleri yanlış açıdan
görür! Tabiiyyecilerin ve müneccimlerin yanılma
sebeplerine daha evvel işaret eyledik.
İKİNCİ SEBEP: Ahireti anlayamayan bir grubun
cahilliğidir. İnsanın nebat [bitkil ve diğer hayvanlar
gibi olduğunu, ölünce yok olacağını, ona azab,
eziyet, mükâfat olmayacağını zannettiler. Bunun
sebebi kendini tanıyamamasıdır. Zira kendi
hakkında bilgisi, eşek, öküz ve ağaç kadardır.
İnsanın hakikati olan ruhu bilmiyor. Ruh ebedîdir,
asla ölmez. Fakat vücud ondan alınır, buna ölüm
denir. Bunun esası dördüncü unvanda
anlatılacaktır.
ÜÇÜNCÜ SEBEP: Allahü Teâlâ'ya, ve âhirete
iman edip, imanı zayıf olan bir grubun cahilliğidir.
Şeriatın mânâsını anlayamamışlardır. «Allahü
Teâlâ'nın bizim ibadetlerimize ne ihtiyacı ve ne de
günahlarımızın ona ziyanı vardır. Zira O hakîm-i
mutlaktır, insanların ibadetine ihtiyacı yoktur.
O'nun indinde ibadetle günah aynıdır» derler.
Bu cahiller Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulduğunu
da görürler: «Nefsini tezkiye eden, elbette kendisi
için tezkiye etmiştir» (1). «Mücâhede eden, elbette
kendisi için mücâhede etmiştir» (2). «İyilik yapan
kendisi için yapmıştır» (3). Bu zavallı, şeriatı
bilmeyen bir kimsedir. Şeriatın mânâsını, kendisi
için değil, Allahü Teâlâ için iş yapmak olarak
anlıyor. Bu şuna benzer ki, hasta perhiz etmez ve
«Sözünü dinlerim yahut dinlemem, hekim de ne
oluyor?» der. Bu söz doğrudur, fakat o kimse ölür.
Hekime ihtiyacı sebebi ile değil, perhiz etmemek,
onu helake götürmüştür. Hekim ona sadece yol
göstermiştir. Onun ölümü hekime ne ziyan verir ki!
Bedenin hastalığı bu dünyada helake götürdüğü
gibi, kalbin hastalığı da öbür dünyada helakine
sebep olur! İlâç ve perhiz bedenin sıhhatine sebep
olduğu gibi, tâat, marifet ve günahlardan sakınma
da kalbin sıhhat ve selâmetine sebeptir. Hususan
âyet-i kerimede. «Allah'ın huzuruna, kalb-i selim
ile gelenlerden başkası kurtulamayacaktır» (4),
buyuruldu.
DÖRDÜNCÜ SEBEP: Şeriatı, yukardaki sebepten
başka bir sebeple anlayamayanların cahilliğidir.
«Şerîat, kalbi; şehvetten, kızgınlıktan ve gösterişten
temizleyin» diye emrediyor. Bu ise mümkün
değildir. Çünkü, insan bunlardan yaratılmıştır. Bu,
bir kimsenin siyah bir bezi beyaz yapmak
istemesine benzer. O hâlde, «Bu istekle meşgul
olmak muhaldir!» derler. Bu ahmaklar, şerîatin
böyle emretmediğini, bilâkis kızgınlığı ve şehveti
terbiye etmeyi emrettiğini bilmiyorlar. Bu kızgınlık
ve şehveti o şekilde kullanmak lâzımdır ki, şeriata
ve akla hükmetmesin, itaatsizlikte bulunmasın,
şeriatin hududunu muhafaza etsin ve küçük
günahlarının affedilmesi ve bağışlanması için
büyük günahlara yanaşmasın. Bu mümkündür.
Birçok kimse buna nail olmuştur.
Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem)
«Kızgınlık ve şehvet lâzım değildir» buyurmadı.
Kendilerinin dokuz hanımı var. Buyurdu ki: «Ben
insanım, insanlar gibi ben de kızarım» (5). Allahü
Teâlâ, «Gazabını, kızgınlığını yenenler ve
insanlardan sâdır olanları afv edenler» (6) âyet-i
kerimesi ile kendisinde kızgınlık olmayanları değil,
kızgınlığını yenenleri medh ediyor.
BEŞİNCİ SEBEP: Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını
anlayamayanların cahilliğidir. «Allahü Teâlâ
Rahim ve Kerimdir. Hangi şekilde olursa olsun
bize merhamet eyler», derler. Kerîm olduğu gibi
şiddetli azab edici olduğunu bilmiyorlar. Rahim ve
Kerim olduğu hâlde, birçok insanı bu dünyada
belâ, hastalık ve açlık içinde bulundurduğunu
görmüyorlar. Yine görmüyorlar ki, ziraat ve
ticaretle uğraşmayınca mala kavuşamıyorlar, gayret
sarfetmeyince ilim öğrenemiyorlar. Fakat, dünya
isteklerinde kusur etmiyorlar ve Allah Kerim'dir,
Rahim'dir, ticaret ve ziraat ile meşgul olmaksızın
rızkımızı verir demiyorlar. Halbuki Allahü Teâlâ,
rızkı kendi üzerine almıştır. Bahusus âyet-i
kerimede, «Yeryüzünde, rızkı Allah üzerinde
olmayan bir canlı yoktur» (7). buyurulmuştur.
Ahiret işini amellere havale edip buyuruyor ki:
«İnsan için çalışıp kazandığından başka bir şey
yoktur» (8). O'nun keremine iman etmedikleri için
dünyadan ve nzık aramaktan vazgeçmiyorlar.
Ahiret için söyleneni de dilden bırakmıyorlar. Bu
ise şeytanın telkinidir ve asılsızdır.
ALTINCI SEBEP: Mağrur olanların cahilliğidir.
«Biz öyle bir makama ulaştık ki, günah bize zarar
vermez. Bizim dinimiz büyük havuz olmuştur,
necis olmaz», derler. Bu ahmakların pek çoğu o
kadar basittirler ki, eğer bir kimse, onları küçük
düşüren bir söz söylese ve gururlarını kırsa,
hayatları boyunca ona düşman kesilirler, onların
istediği bir lokmayı onlara vermese, dünya
kendilerine dar ve zindan olur. İnsanlıkta, daha
büyük havuz mevkiine erişemeyen ve
yaptıklarından sıkılmayan bu aptalların bu
büyüklük dâvalan nasıl doğru olur?
Faraza bu kimse, düşmanlık, şehvet, gösteriş ve
kızgınlığın yanına yanaşamadığı bir kimse bile
olsa, bu dâvasında mazur sayılmaz. Çünkü onun
derecesi peygamberler derecesini geçemez.
Halbuki onlar (peygamberler) hata ve kusur işleme
korkusundan feryad ederler ve ağlarlardı. Ve
özürlerinin kabulüne çalışırlardı! Ashâb-ı kirâm'ın
ileri gelenleri küçük günahlardan da kaçınırlardı ve
hattâ şüphe korkusuyla helâle bile yanaşmazlardı.
O hâlde bu ahmak, şeytanın hiylelerine
kapılmadığını ve derecesinin peygamberler ve
sıddıklar derecesinden üstün olduğunu nereden
bilmiştir. Eğer, «Evet; peygamberler böyle idiler.
Fakat yaptıklarını insanların selâmeti için
yaparlardı» derse, kendisini görenlerin helak
olduğunu gördüğü hâlde niçin o da halkın selâmeti
için aynı şeyleri yapmıyor. Eğer, halkın helaki bana
zarar vermez derse, Peygamberin, (sallâllahü aleyhi
ve sellem) bunda niçin ziyanı olsun? Eğer bunda
bir ziyan bulmasaydı kendini takva zorluklarına
niçin atar ve sadakadan kendisine verilen bir
hurmayı ağzından çıkarıp niçin yemezdi? Yemiş
olsaydı, herkese yemesi mubah olan bu hurmadan
insanlara ne ziyan gelirdi. Eğer zararı varsa, şarap
kadehlerinin bu ahmak'a niçin ziyanı olmasın. Son
olarak diyelim ki, onun derecesi peygamberlerin
derecesinden yüksek değildir. Yoksa onun yüz
kadeh şarabın günahı, Peygamberimizin
(aleyhisselâm) sadakadan verilen bir hurmayı
yemesi günahından fazla değil midir? Yoksa
kendisine verdiği paye sebebiyle, yüz kadeh şarap
kendisini ifsâd etmiyor, değiştirmiyor da,
Peygamber Efendimize (sallâllahü aleyhi ve
sellem) bir bardak su kâfi görülüp, bir hurma onun
hâlini değiştiriyor mu? Bundan anlaşılan, bu kimse
yuları şeytanin eline vermiştir. Akıllıların bundan
bahsetmesi yahut onunla alay etmeleri,
lüzumsuzdur. Cihanın aptalları bile onun hâline
gülerler!
Ama, din büyükleri; isteklerini esir etmeyen ve
murakabede bulundurmayanların insanlıkla alâkası
olmadığını, böyle kimselerin hayvan olduğunu
anlayanlardır. O hâlde, bununla insan nefsinin
hileci ve aldatıcı olduğu, daima yanlış iddiada
bulunduğunu söylemesi ile anlaşılır. Böyle
kimseden delil istenir. Onun doğruluğuna, kendi
hükmü ile değil, şeriatın hükmü ile elbette bir delil
yoktur. Eğer isteyerek bütün varlığını buna
veriyorsa doğru söylüyor. Eğer, ruhsat, te'vil ve
hile ile şeriatın hükümlerinden ayrılmak istiyorsa,
şeytanın kölesi olmuştur. Bununla beraber, velilik
dâvasında da bulunmaktadır. Bu delili son nefesine
kadar ondan istemek lâzımdır. Yoksa, mağrur ve
aldanmış kalıp helak olur. Bedenin şeriata
uydurulması, Müslümanlığın birinci derecesidir.
YEDİNCİ SEBEP: Cahillikten değil, gaflet ve
şehvetten meydana gelir. Bunlar her şeyi mubah
gören gruptur ki, bu şüphelerden geçmişler, hiçbir
şey duymaz olmuşlar. Fakat bir kimse bu grubun
ibâhet [mübah kılma, serbest bırakma] yolunda
gittiklerini, fesat çıkardıklarını, yaldızlı sözler
söylediklerini, evliyalık ve tasavvuf iddia
ettiklerini, onlara mahsus elbise giydiklerini görür.
Onun da tabiatına bu hoş gelir, böylece tabiatına
şehvet ve bozukluk hâkim olur. Fesat çıkarmaya
razı olmaz ve, «Bana bundan bir ceza gelecektir»
demez. Çünkü o zaman o fesat ona acı gelir. Hattâ
der ki: «Bu, hiçbir fesat [bozukluk] değildir.
Söylenen lâftır ve töhmet altında bırakmaktır».
Ama ne töhmetin, ne de lâfın mânâsını bilir. Bu
şehvet ve arzularla dolu gafil bir kimsedir. Şeytan
onu istediği gibi yapmıştır. Söz ile düzelmez.
Çünkü, şüphesi sözle meydana gelmiş değildir.
Bu gibi insanların çoğu, Allahü Teâlâ'nın
haklarında şöyle buyurduklarındandır: «Muhakkak
ki biz onu (Kur'ân-ı Kerim'i) anlamamaları için
kalblerine örtü, kulaklarına ağırlık verdik. Onları
doğru yola ve hidâyete çağırsan da asla yola
gelmezler» (9). Ve yine Allahü Teâlâ buyuruyor:
«Kur'ân-ı Kerîm'den Rabbinin birliğsini söylesen,
nefret edip, yüz dönüp giderler» (10). O hâlde,
onlarla, delil, hüccet getirmekle iş yapmaktansa
kılıçla iş yapmak (onları öldürmek) daha iyidir.
Ehl-i ibâhenin yanlışlıkları ve onlara nasihat
vermek hakkında bu kadar söz yeter. Bu unvanda
bahsedilenlerin sebebi, ya kendini bilmemek, ya
Allahü Teâlâ'yı bilmemek, ya şerîat denen,
kendinden Allahü Teâlâ'ya giden yolu bilmemektir.
Bunun gibi tabiatına, yaratıhşına uygun gelen bir
işte bilgisizliğin giderilmesi zor olur. Bunun için
bir grup insanlar vardır ki, şüphe etmeksizin ibâhet
yolunda yürürler ve derler ki; «Biz serbestiz».
Onlara, hangi işte serbestsiniz diye sorarsanız,
söyleyemezler. Çünkü onda ne istek var, ne de
şüphe. Bunun hâli, hekime gidip hastayım diyen,
fakat hastalığını (neresi ağrıdığını) söylemeyen,
böylece neresi ağrıdığı belli olmayınca kendisine
ilâç yapılamayan hastaya benzer. Ona söylenecek
en doğru söz, «Dilediğin gibi yap, fakat sen
mahlûksun, seni yaratan âlim ve kaadirdir.
Dilediğini yapabilir. Bunda şüphen olmasın»
sözüdür. Bu mânâ ona, açıkladığımız şekilde delil
göstererek anlatılır.
(1) 35 - Fâtır: 18.
(2) 29 - Ankebût: 6.
(3) 41 - Fussılet: 46.
(4) 26 - Şuarâ: 88-89.
(5) Hm. II, 493.
(6) 3 - Âl-1 İmrân 134.
(7) 11 - Hûd: 6.
(8) 5 - Necm: 39.
(9) 18 - Kehf: 57.
(10 17 - Isrâ: 46.
ÜÇÜNCÜ UNVAN
DÜNYAYI TANIMAK
[Bu unvanda beş fasıl vardır]
BİRİNCİ FASIL
İNSANIN DÜNYADA BULUNMASININ
SEBEBİ
Biliniz ki dünya, din yolunun konaklarından bir
konak, yolcuları Allahü Teâlâ'ya götüren bir yol,
misafirlerin azıklarını alabilmeleri için açıkta
kurulmuş süslü bir pazardır. Dünya ve âhiret, senin
iki hâlinden ibarettir: Ölümden Önce olup, ama ona
çok yakın olana «DÜNYA», ölümden sonra olana
ise «AHÎRET» denir. Dünyadan maksat, âhiret için
azık toplamaktır. Çünkü, insan yaratıldığı zaman
sade ve noksan [eksik] yaratılmıştır. Fakat, kemâle
gelmek ve meleklerin hâlini kalbine nakşetmek
liyakatindedir. Böylece Allahü Teâlâ'ya lâyık kul
olur. Bu; hidâyete kavuşmak, yahut Allahü
Teâlâ'nm cemâlini seyredenlerden olur
mânâsındadır. Onun nihaî saadeti budur. Cenneti
budur ve o, bunun için yaratılmıştır. Gözü
açılmayınca seyredemez ve O cemâli idrak edemez
[anlayamaz]. Bu ise marifetle elde edilir. Allahü
Teâlâ'nın cemâlinin marifetinin anahtarı, onun
sun'undaki [yaptığı, yarattığındaki şaşılacak]
hâllerin bilinmesidir. Bu sun'unun anahtarı, Önce
insanın duygularıdır. Bu hisler [duygular] ancak, su
ve topraktan meydana gelmiş bu bedende
bulunurlar. O hâlde, bunun için su ve toprak
âlemine düştü. Ancak bu şekilde, bu azığı elde
eder, hisleriyle kendinin dışında olanları bilir.
Kendini tanımak anahtarı ile de, Allahü Teâlâ'yı
tanımaya kavuşur. Bu hisler onda olduğu ve
faaliyet gösterdikleri müddetçe o kimseye,
«Dünyadadır», derler. Hislere veda edip kendi
[zâtı] ve zâtına ait sıfatları [kendine ait
hususiyetleri] kalınca ona, «Ahirete gitti», derler. O
halde insanın dünyada bulunmasının sebebi budur.
İKİNCİ FASIL
DÜNYANIN HAKİKATİ, ÂFETİ VE
MAKSADI
Demek ki, insana dünyada iki şey lâzımdır: Biri,
kalbi öldürücü sebeplerden koruması ve gıdasını
tedarik etmesi, diğeri de, bedenini helak edici,
öldürücü şeylerden koruması ve gıdasını elde
etmesidir.
Kalbin gıdası, Allahü Teâlâ'yı tanımak ve
sevmektir. Çünkü, her şeyin gıdası tabiî
hususiyetine uygun olur. Daha önce, insanın
kalbinin hususiyetinin bu olduğunu anlatmıştık.
Helakinin sebebi, Allahü Teâlâ'dan gayrı şeylerin
sevgisine dalmaktır. Bedeni, kalb için korumak
lâzımdır. Yoksa, beden fânidir, kalb bakidir. Hacıyı
hacca götüren deve gibi, beden de kalbin binek
hayvanıdır. Deve hacıya lâzımdır, hacı deveye
değil. Eğer hacca giden bir kimsenin deveyi
yanında bulundurması icabediyorsa, yemini,
suyunu, örtüsünü Kabe'ye varıncaya kadar tedarik
etmesi lâzımdır. Bundan sonra onun sıkıntısından
kurtulur. Fakat deveye bakmayı ihtiyaç miktarınca
yapmak lâzımdır. Yoksa, bütün zamanını ona yem
vermek, onu süslemek ve onu muhafaza etmekle
geçirirse, kafileden geri kalır ve helak olur. Bunun
gibi, eğer insan bütün zamanını, bedenin
kuvvetlenmesine ve helak olma sebeplerini ondan
uzaklaştırmaya verirse, kendi saadetinden mahrum
kalır.
Dünyada bedenin ihtiyacı üçtür: Beslenmek için
yemek, giyinmek, sıcak ve soğuktan korunmak için
bir evi olmak. Böylece helak olma sebeplerinden
kurtulur. O hâlde, insanın dünyadan zaruri olarak
alacağı bunlardan fazla değildir. Hattâ dünyanın
esası da bunlardır. Kalbin gıdası, beslenmesi ise
marifettir. Ne kadar çok olursa, o kadar iyidir.
Bedenin gıdası, yemektir. Haddinden fazla olursa
helake sebep olur. Allahü Teâla'nın, şehveti insana
vermesi, yemekte, meskende ve giyinmekte
bedenin iktizasının meydana gelmesi içindir.
Kendisinin binek hayvanı ancak bu şekilde helak
olmaz. Bu şehvet öyle yaratılmıştır ki, kendine
verilene razı olmaz, daha fazla ister. Aklın
yaratılması, onun hududunu aşmamasını temin
içindir. Peygamberlerin diliyle (aleyhimüsselâm)
gönderilen şeriatlar, onun [şehvetin - arzunun ]
hududunu tâyin içindir. Fakat bu şehvet, yaratıldığı
zaman kendisine verildi; çocukta da, onun [İstek ve
arzunun] bulunması lâzımdır. Akıl ise sonradan
yaratılmıştır. Demek ki, şehvet [arzu ve istek]
önceden yerini tutmuş, hâkim olmuş, emre itaat
etmek istemez olmuştur. Akıl ve şeriat ondan sonra
geldiler. Bütün varlığını kuvvet, elbise ve mesken
kurmaya vermemesi ve bu sebeple kendini
unutmaması, bu kuvvet ve elbisenin neye
yaradığını, ne için olduğunu bilmesi ve hattâ
kendinin bu dünyada ne için bulunduğunu
anlaması, Âhiret için azık olan kalbin gıdasını
unutmaması için geldiler. Bu ifadeden dünyanın
hakikatini, âfetini ve maksadını öğrendin. Şimdi,
dünyanın dallarını ve kısımlarım bildirelim.
ÜÇÜNCÜ FASIL
DÜNYANIN ASLI ÜÇ ŞEYDİR: YEMEK,
ELBİSE VE MESKEN
Dünyanın tafsiline dikkat edersen, üç şeyden ibaret
olduğunu görürsün: Biri bitki, maden ve hayvan
gibi yeryüzünde görülen şeylerdir. Toprağın aslı,
mesken kurmak ve ziraatle ondan faydalanmak
içindir. Bakır, pirinç ve demir madenleri âletler
için, hayvanlar ise üzerlerine binmek ve yemek
içindir. Diğer ikisi de, insanın kalbini ve bedenini
bunlarla meşgul eylemesidir. Ya kalbi, onu sevmek
ve onu istemekle meşgul eder, veya bedenini onu
düzeltmek, onun işlerini yapmakla meşgul eder.
Kalbi dünya sevgisi ile meşgul eylemek sebebiyle,
kalbde helake sebep olan hırs, bâhillik, haset,
düşmanlık ve bunun gibi sıfatlar meydana gelir.
Bedeni dünya ile meşgul eylemekten, kalbe bir
meşguliyet doğar. Böylece aslını unutur ve
tamamen dünyaya dalar.
Dünyanın aslı; yemek, elbise ve mesken olduğu
gibi, insan için zaruri olan san'at da üçtür:
Ziraatçılık, dokumacılık ve marangozluk. Fakat
bunların da kolları vardır. Bazıları ona hazırlık
içindir. Pamuk döven ve iplik büken, dokumacının
işini yapıyor. Bazısı da bunu tamamlar, terzi gibi
ki, dokumacının işini tamamlıyor. Bunların hepsi
için âletlere ihtiyaç vardır. Bunlar da odun, demir,
deri ve bunun gibi şeylerdir. Böylece demircilik,
marangozluk ve dericilik san'atlan meydana geldi.
Bunların hepsi meydana gelince birbirlerine yardım
etmeye muhtaç olurlar. Çünkü herkes, kendinin
bütün işlerini yapamaz. Böylece terzi, dokumacının
ve demircinin işini, demirci de, diğer ikisinin işini
yapmak için bir araya geldiler. Bu şekilde her biri
ayrı iş yaptılar. Bu yüzden aralarında bazı şeyler
meydana geldi, birbirlerine düşman olmaya
başladılar. Çünkü her biri kendi hakkına razı
olmadı ve diğerinin hakkına geçmek istedi. Böyle
san'atlardan üç çeşide daha ihtiyaç oldu. Biri,
saltanat ve siyaset [idare], diğeri kadılık ve
hâkimlik, diğeri de insanlar arasında onunla kanun
teşrii yapılan fıkıh san'atlarıdır. Her ne kadar
bunların çoğunun el ile alâkası yoksa da, her biri
birer san'attır.
İşte bu sebeple, dünya meşgalesi çoğaldı ve karıştı.
İnsanlar onun arasında kendilerini kaybettiler ve
başlangıçta bunların esasının üç şey olduğunu
anlayamadılar. Bütün bunlar yemek, giymek ve
mesken içindir. Bu üç şey de beden için lâzımdır.
Beden de kalb için lâzımdır. Onu taşımaktadır.
Kalb de Allahü Teâlâ için [O'nu bilmek için]
lâzımdır. O hâlde kendini ve Allahü Teâlâ'yı
unutanlar; kendini, Kabe'yi ve seferi unutup bütün
zamanım deveye bakmaya veren hac yolcusuna
benzerler.
Demek ki, dünya ve hakikati bu anlattıklarımızdır.
Her kim onda sefere hazırlanmaz, işini bitirmez,
gözünü âhirete çevirmez ve dünya meşgalesini
ihtiyacından fazla tutarsa, dünyayı tanımamış olur.
Bunun sebebi cahilliktir. Bahusus Peygamber
Efendimiz buyurdu: «Dünya, Hârut ve Mâruttan
daha büyük büyücüdür. Ondan kaçınız». Dünya
böyle bir büyücü olunca, onun hile ve aldatmalarını
ve onun işlerinin neye benzediğini insanlara
açıklamak farz olur. Şimdi dünyanın neye
benzediğini dinle!


DÖRDÜNCÜ FASIL
DÜNYANIN CADILIĞI (BÜYÜCÜLÜĞÜ)
HAKKINDA MİSÂLLER VE DÜNYA
EHLİNİN GAFLETİ
BİRİNCİ MİSÂL: Dünyanın birinci büyücülüğü
şöyledir: Kendini sana devamlı kalacak şekilde
gösterir. Halbuki o, hareket eder ve devamlı senden
kaçar. Fakat tedricî [azar azar] ve gayet yavaş
hareket eder. Dünya, kendisine baktığın zaman
hareketsiz görünen ve fakat daima yürüyen bir
gölgeye benzer. Bilirsin ki, ömrün devamlı gidiyor
ve tedrici olarak her an biraz daha azalıyor, işte o
dünyadır, senden kaçıyor, sana veda ediyor [senden
ayrılıyor], sen ise bunu anlamıyorsun!
BAŞKA MİSÂL: Büyülerinden biri de, kendini
sana veriyor şeklinde göstermesi, seni kendine âşık
etmesi, seninle kalacağını, bir başkasına
varmayacağını imâ etmesidir. Halbuki sonra aniden
sana düşman kesilir. Bu, erkekleri aldatıp, kendine
âşık eyleyen, sonra evine götürüp öldüren,
zehirleyen zalim bir dul kadına benzer.
Isa (aleyhisselâm) keşfinde dünyayı ihtiyar bir
kadın şeklinde görüp sordu: «Kaç kocan vardır?».
Dünya, «O kadar çok ki, sayamam», dedi. «Öldüler
mi, yoksa seni boşadılar mı?» buyurdu. «Hayır!
Belki hepsini ben öldürdüm», dedi. İsâ
(aleyhisselâm) bunun üzerine, «Bu ahmaklara
şaşarım ki, diğerlerine ne yaptığını görürler de yine
seni isterler, hiç ibret almazlar» buyurdu.
BAŞKA MİSÂL: Dünyanın büyülerinden biri de,
dışını süsleyip, belâ ve mihnetleri örtmesi, dışına,
yüzüne bakan cahilleri aldatmasıdır. Çirkin yüzünü
örten, ipekli ve süslü elbiseler giyen ihtiyar bir
kadına benzer. Uzaktan onu görenler ona âşık
olurlar. Ama yüzünden örtüyü kaldırınca pişman
olur, üzülürler. Onun rezilliğini görürler. Hadîs-i
şerifte geldi ki: «Kıyamet günü dünyayı yeşil
gözlü, dişleri dökülmüş ihtiyar, çirkin bir kadın
şeklinde getirirler; İnsanlar ona bakınca: Allah
korusun! Bu nedir? Böyle rezil, böyle çirkin derler.
Onlara denir ki: Bu, uğruna birbirinizi
kıskandığınız, birbirinize düşman kesildiğiniz, kan
döktüğünüz, sıla-i rahmi terkettiğiniz, ona
aldandığınız dünyadır. Sonra onu Cehenneme
atarlar. Der ki: Yarabbi, beni sevenler nerededir?
Allahü Teâlâ onların da getirilip Cehenneme
atılmasını emreder.»
BAŞKA MiSAL: Bir kimse dünyada
bulunmadığından önceki ezeli ve içinde
bulunmayacağı âtideki seneleri ve ezelle ebed
arasındaki bu birkaç günü [kendi ömrünü] hesap
ederse, dünyanın bir sefer yolu olduğunu, birinci
menzilinin beşik, son konağının mezar ve bunun
arasında kaç konak bulunduğunu anlar. Her yıl, bir
konak gibi; her ay bir fersah (yaklaşık olarak altı
kilometre] gibi; her gün, bir mil gibi ve her nefes
bir adım gibidir. O ise durmadan yürüyor. Kiminin
bu yoldan bir fersahı kalmış, kiminin daha az,
kiminin daha çok kalmış. O ise daima burada
kalacakmış gibi gamsız ve düşüncesiz
oturmaktadır. On sene sonra bile kendine lâzım
olmayacak şeyleri düşünmekle meşgul olur.
Halbuki on güne varmaz, toprak altında olacaktır.
BAŞKA MİSÂL: Dünyayı sevenler, onda
buldukları lezzetlerle âhirette rezillik ve sıkıntı
çekenler; çok fazla yağlı yemekler yeyip, tatlı
şerbetler içip midesini bozan, sonra da midesinde,
nefsinde ve kazuratındaki rezaleti görüp utanan,
pişman olan; lezzetleri geçti, rezilliği kaldı diyen
kimse gibidir. Yemek ne kadar iyi olursa ağırlığı da
o kadar çok olduğu gibi, dünya lezzetleri de ne
kadar çok olursa sonu o kadar rüsvay ve rezil
olmaktır. Bunun böyle olduğu can verirken belli
olur. Zira nimeti, bağı - bostanı, cariye ve köleleri,
altını ve gümüşü çok olanların, ölürken bunlardan
ayrılık emeli; az olanlarınkinden daha çok olur. Bu
elem ve azap ölümle yok olmaz. Hattâ daha da
artar. Çünkü, o sevgi kalbin sıfatıdır. Kalb ise
kendi yerinde olur, ölmez.
BAŞKA MİSÂL: Dünya işlerinden insanın
karşılaştığı kendisine az görünür, bununla
meşguliyetinin uzun sürmeyeceğini zanneder.
Belki de işlerinin yüz tanesinden bir tanesi ortaya
çıkar ve ömrü o işte geçer! İsâ (aleyhisselâm)
buyuruyor: «Dünyayı arayan, deniz suyu içene
benzer. Ne kadar çok içerse, daha çok susar, içer
içer, nihayet ölür. Fakat susuzluğu, harareti
eksilmez». Bizim Peygamberimiz (aleyhi
efdâlüssalâti ve ekmelüttehıyyât) buyuruyor: «Bir
kimsenin suya girip ıslanmaması mümkün
değildir» (1}.
BAŞKA MİSÂL: Dünyaya gelen; misafirler için
odalar süslemek, onları grup grup çağırmak,
önlerine üzerinde kuru yemişler bulunan altın
tabak, öd ve buhurlu mangal koyup çeşitli güzel
kokular arasında tatlı yediren ve geriye, başkaları
geleceği için, tabak ve mangalı bırakıp meyveleri
yenen bir misafirperverin evinde misafir olmaya
benzer. O hâlde onun âdetini bilen ve akıllı olan
herkes öd ve buhurun kokusuna bürünür, meyveyi
yer, tabak ve mangalı bırakır, şükür eder ve gider.
Ahmak olan bunları kendisine verdiklerini
zannedip alıp götürmek ister. Gideceği zaman
elinden aldıklarına üzülür, canı sıkılır, feryad eder.
İşte dünya da böyle; yolcuların azıklarını bedava
alacakları, fakat içerde olanlara tama'
etmeyecekleri misafir konağıdır.
BAŞKA MİSÂL: Dünyayı sevenler, dünya işleri ile
meşgul olup âhireti unutanlar; gemide bulunup, bir
adaya yanaşıp kazâ-yı hacet ve taharet için dışarıya
çıkanlar gibidir. Kaptan, bağırır ve der ki; «Hiç
kimse fazla kalmasın. Temizlikten başka bir şeyle
meşgul olmasın. Gemi hemen kalkacak». Onlar
adaya dağılırlar. Akıllı olanlar, çabucak temizlenip
geri dönerler. Gemiyi boş bulup daha güzel ve
uygun bir yer tutup oraya otururlar. Diğer bir grup,
adanın güzelliğine, acayipliğine şaşar, kalırlar. Onu
seyre koyulurlar. Ondaki çiçeklere, tatlı tatlı öten
bülbüllere, etraftaki süslü çakıl taşlarına bakar
kalırlar. Geri dönünce, gemide rahat bir yer
bulamazlar, dar ve karanlık yerde otururlar. Oranın
sıkıntısını çekerler. Diğer bir grup, yalnız bakmakla
kalmayıp, o süslü güzel çakıl taşlarını, çiçekleri
toplarlar, beraberinde götürürler; gemide yer
bulamazlar, dar bir yere sıkışır, kalırlar ve çok defa
o çakıl taşlarını omuzları üzerinde taşırlar. Bir iki
gün geçince o güzel renkler solar, kararır, onlardan
nahoş kokular gelmeye başlar. Atacak yer
bulamazlar. Pişman olurlar, onların yükünü ve
sıkıntısını omuzlariyle çekerler. Bir başka grup,
adanın güzelliğine şaşar ve öyle kalırlar. Gemiden
uzak kalıp gemiyi kaçırırlar. Kaptanın sesini
duymazlar. Adada kalırlar. Böylece bazısı açlıktan
ölür. Bazısını yırtıcı hayvanlar öldürür. Birinci
grup takva sahibi mü'minlere benzer, sondakiler de
kâfirlere. Zira kendilerini, Allahü Teâlâ'yı ve
âhireti unuttular. Bütün varlıklarını dünyaya
verdiler. Ayet-i kerimede, «Âhirete nisbetle, dünya
hayatını daha çok sevdiler» (2), buyuruldu.
Aralarında bulunan iki grup, âsiler gibidir, imanın
aslını korudular, fakat dünyadan el çekmediler. Bir
kısmı fakirlikten pay aldı. Bir kısmı çok nimetler
toplayıp, yükü ağır oldu.
(1) C. Zühd, 3: H. Rİkâk, 2.
(2) 16 - Nahl: 107.
BEŞİNCİ FASIL
DÜNYADAKİ HER ŞEY MEZMUM
[KÖTÜLENMİŞ] DEĞİLDİR
Dünyanın, söylenilen bu aşağılığı sebebiyle
dünyadaki her şeyin mezmûm, aşağı olduğunu
sanma. Belki dünyada öyle şeyler vardır ki; onlar
dünya değildirler. İlim ve amel dünyada olur, fakat
dünyadan sayılmazlar. Çünkü bunlar insanla
beraber âhirete giderler. Ama ilim olduğu gibi onda
kalır. Amel, her ne kadar aynen kalmazsa da eseri
onunla kalır. Bu iki kısımdır: Biri kalb cevherinin
temizliği ve parlaklığı olup, günahları terketmekten
hâsıl olur. Diğeri Allahü Teâlâ'nın zikrine ünsiyeti
olup, ibadetlere devamdan meydana gelir. O hâlde
bunlar devamlı olan iyi şeylerdir ki, Allahü Teâlâ
bunlar hakkında, «Baki olan iyi şeyler, Rabbinin
indinde daha hayırlıdır» (1), buyuruyor.
İlmin, münâcaatın ve Allahü Teâlâ'nın zikrine
ünsiyetin verdiği lezzet daha çoktur. Bunlar
dünyadadır. Fakat dünyadan sayılmazlar. O hâlde
bütün lezzetler mezmûm ve kötü değildir. Belki
geçen ve kalmayan lezzetlerin de hepsi mezmûm
değildir. Bu da iki kısmıdır: Biri, dünyadan olduğu
ve ölümden sonra da kalmadığı hâlde; âhiret
işlerine, ilme, amele ve mü'minlerin çoğalmasına
yardımcı olandır. Ahiret yolunun şartı olan ihtiyaç
miktarınca kuvvet, evlenme, giyinme ve mesken
kurma gibi. Dünyadan bu kadarına kanaat getiren
ve bundan maksadı din işlerinde rahatlık olan,
dünya ehli değildir.
O hâlde, dünyadan mezmûm [kötü] olanlar, din için
olmayanlardır. Belki o kimse, gaflete, lezzet ve
nimetlere kapılıp kulluk vazifelerini unutan ve
kalbini bu dünyaya bağlayıp, öbür dünyadan nefret
eden kimsedir. Bunun için Peygamber Efendimiz
(sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Dünya ve
içindekiler mel'ûndur. Ancak Allahü Teâlâ'yı
anmak ve buna yardım edenler mel'un değildir»
(2).
Dünyanın hakikatinden ve ne olduğundan bu kadar
anlatmak yetişir. Bundan sonrasını ukûbat kısmı
olan, muâmelât erkânının üçüncü kısmında
anlatacağız.
(1) 18 - Kehf: 46.
(2) C. Zühd: 3. T. Zühd: 14.
DÖRDÜNCÜ UNVAN
ÂHİRETİ TANIMAK
[Bu unvanda on beş fasıl vardır]
BİRİNCİ FASIL
BEDEN VE RUHLA ALÂKALI CENNET VE
CEHENNEM
Ölümün hakikati bilinmeyince âhiretin hakikatini
kimse bilemez. Hayatın hakikatini bilemeyince,
ölümün hakikatini bilemez. Ruhun hakikatini
bilmeyince de, hayatın hakikatini bilemez. Ruhun
hakikatini bilmek de, bir kısmını açıkladığımız
kendi nefsini bilmektir.
Daha evvel söylemiştik ki, insan, biri ruh, diğeri
beden olan iki asıldan meydana gelmiştir. Ruh
süvari gibi, beden de binek hayvanı gibidir.
Âhirette bu ruhun beden vasıtası ile bir hâli, bir
Cenneti ve Cehennemi vardır. Kendi zâti sebebi ile
bedenin ortak olmadığı başka bir hâli de vardır.
Beden sebebiyle de onun [insanın] bir Cenneti veya
Cehennemi yahut saadeti veya şekaveti vardır.
Araya beden girmeksizin olan kalbin nimet ve
lezzetlerine, «Rûhanî Cennet», diyoruz. Yine beden
araya girmeden olan sıkıntı, elem ve şakiliğine
«Rûhani Cehennem» diyoruz.
Bedenin de beraber bulunduğu Cennet ve
Cehennem zaten bellidir. Orada, ağaçlar, nehirler,
huriler, köşkler, yiyecekler, çiçekler ve buna benzer
şeyler vardır. Her ikisinin de vasfı, Kur'ân-ı
Kerim'de ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Herkes
bunu anlayabilir. Bunu uzun olarak «İlyâu Ulûmi'd
Din» kitabımızın «Ölümü hatırlama» kısmında
anlattık. Burada ise bu kadarla iktifa edip, ölümün
hakikatini anlatıp, ruhanî olan Cennet ve
Cehenneme işaret edelim. Zira bunları herkes
bilmez.
Hadis-i Kudsî'de, «İyi ameller yapan kullar için,
gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiç
kimsenin kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım»
(1) buyurulanlar, ruhanî Cennettedir. Kalbin
içinden melekût âlemine bu mânânın aşikâr
olduğunu, hiç şüphe kalmadığını gösteren bir
pencere açılır. Bu yola kavuşan kimsede, âhiretin
Cennet ve Cehennemine taklid ve işitme ile
olmayıp parlak bir yakîn hâsıl olur [kendisinde
şüphe olmayan kesin bilgi meydana gelir]. Bilâkis
basiret ve müşahede ile olur. Hekimin, bu dünyada
bedene ait iyilik ve kötülüğü bilmesi ve buna sıhhat
ve hastalık demesi; bunun sebepleri olan ilâç
kullanmak ve perhiz etmek, hastalığın ise çok
yemek ve perhiz etmemekten ileri geldiğini
söylemesi gibi; bu müşahede ile de kalbin yâni
ruhun saadet ve şekaveti; ibadet ve marifetin bu
saadetin ilâcı, cahillik ve günahın bu saadetin zehiri
olduğu anlaşılır. Bu, çok kıymetli ve yüksek bir
ilimdir. Birçok âlim denen kimseler, bunu
bilmezler. Hattâ bunu inkâr ederler. Bedenî olan
Cennet ve Cehennemden ileri geçip söz
söylemezler. Âhireti bilme hususunda işitme ve
taklidden başka bir yol bilmezler. Bizim ise bunun
hakikati hakkında delilli uzun kitabımız vardır. Bu
kitap Arabidir [Arabcadır]. Burada ise bu kadar
anlattık. Zeki ve kalbi inad ve taklid
bulaşıklığından temizlenmiş olanlar, bunu idrak
ederler ve âhiret işi kalblerinde sabit ve kuvvetli
olur. Bunun için birçok kimselerin âhirette imanı
zayıf ve sallantıda olur.
İKİNCİ FASIL
ÖLÜMÜN HAKİKATİ
Eğer ölümün hakikatinden bir nebzecik bilmek
istersen, bilmelisin ki, insanın iki ruhu vardır. Biri,
hayvanlara mahsus ruh cinsindendir ve biz ona
«Hayvanî ruh» diyoruz. Diğeri ise, meleklere
mahsus ruh cinsinden olup, ona «İnsanî ruh»
diyoruz. Bu hayvani ruh, canlılarda sol tarafta
bulunan yürek denilen et parçasında olup, kalbin
menba'ıdır [kaynağıdır]. O ise. hayvanın bâtın
mizaçlarından buhar gibi, lâtiftir. Mutedil bir
mizacı [karakteri] vardır ve kalbden atar-damarları
vasıtası ile hareket eder. Beyne ve bütün uzuvlara
ulaşır. Bu ruh, his ve hareketleri taşımaktadır.
Beyne ulaşınca, harareti azalır, mutedil olur. Göz
ondan görme kuvveti, kulak ondan işitme kuvveti
ve diğer azalar da kendi hassa ve kuvvetlerini
alırlar. Bu, içerisi tozlu olan bir odadaki kandile
benzer. Kandilin ışığı tozlardan geçip, duvarın
üzerine düşer. Orayı aydınlatır. Kandilin aydınlığı
duvarın üzerinde zahir olduğu gibi, Allahü
Teâlâ'nm kudretiyle görme, işitme ve diğer
hislerdeki kuvvetler bu ruhtan diğer azalarda
meydana geliyor. Eğer bazı damarlarda tıkanma
olursa, ondan sonra gelen uzuv hareketsiz kalıp felç
olur. Onda his ve hareket kuvveti olmaz. Hekim, bu
tıkanıklığı gidermeye uğraşır.
Bu ruh, kandilin alevi gibidir. Kalb ise fitili gibidir.
Gıdalar da yağı gibidir. Kandilde [şamdanda] yağ
bitince kandil söner. Yağ olup, fakat fitil çok yağ
çekse, bozulup artık yağ çekmez olduğu gibi; kalb
de çok zaman geçince gıda almaz olur. Yağ ve fitil
yerinde olduğu hâlde, kandilin üzerine bir şey
koyduğun zaman söndüğü gibi, bir canlıya da
büyük bir yara ve zorluk gelince ölür.
Mizacı mutedil olduğu müddetçe —ki bu şarttır—
bu ruh his ve hareket kuvveti gibi, Allahü Teâlâ'nın
izni ile gökteki meleklerin nurlarından da lâtif
mânâları alır. Hararetin veya soğukluğun
çokluğundan veya başka sebeple mizacı bozulursa,
o eserleri almaya lâyık olmaz. Bir aynanın yüzü
düzgün ve parlak olursa, karşısındaki şeylerin
suretini gösterir. Ama ayna iyi olmaz, yahut pas
tutarsa o suretleri göstermez. Bu suretlerin yok
olması veya kayıp olmasından değil, karşısındaki
suretleri gösterecek hususiyetin aynada
kalmamasındandır. Bunun gibi, hayvanî ruh
dediğimiz, bu lâtif buhar mutedil [doğru - sağlam]
olunca, buna elverişli olur. İtidâli gidince de artık
almaz olur. His ve hareket kuvvetlerini almaz
olunca, azalar onun nurlarının ihsanından mahrum
kalır. Hissiz ve hareketsiz olur. Bu zaman «öldü»
derler.
Hayvani ruhun ölmesinin mânâsı budur. Bu
mizacın itidalden düşmesi için olan sebepleri bir
araya getiren, Allahü Teâlâ'nın mahlûklarından bir
mahlûktur. Ona «Metekü'l-mevt». [ölüm meleği,
Azrail] denir. İnsanlar onun yalnız ismini bilirler.
Onun hakikatini bilmek ise uzun sürer.
Bu şekildeki ölüm, hayvanın ölümüdür. İnsanın
ölümü ise, daha başkadır. Çünkü onda bu hayvani
ruh bulunduğu gibi, geçmiş fasıllarda insanın ruhu,
yahut kalb ismini verdiğimiz başka bir ruhu daha
vardır. Bu diğer ruha benzemez. Çünkü o,
çözülmüş hava imbiklenmiş [damıtılmış] buhar
gibi gayet lâtif bir cisimdir. Fakat bu insan ruhu,
cisim değildir. Çünkü bölünme kabul etmez.
Allahü Teâlâ'nın tanınması, bilinmesi onda olur.
Allahü Teâlâ bölünme kabul etmediği ve bir
olduğu gibi, bir olanın bilineceği yer de, bir ve
bölünme kabul etmez olmalıdır. O hâlde bu marifet
bölünebilen hiçbir şeyde olmaz. Bilâkis ancak
bölünmeyen tek bir şeyde olur.
Fitili, kandilin alevini ve ışığını düşün: Fitil, yürek
gibi, kandilin alevi hayvani ruh gibi, kandilin ışığı
da insan ruhu gibidir. Kandilin ışığı, kandilden
daha lâtif olduğu bir şeye benzetilmediği gibi,
insanın ruhu da hayvanî ruha nisbetle lâtiftir ve bir
şeye benzetilemez. Latiftik [ruhanilik] tarafından
bakılırsa, bu benzetme doğrudur. Fakat bir başka
şekilde doğru değildir. Çünkü, kandilin ışığı
kandile tâbi olup, asıl olan kandildir. Kandil
olmazsa, ışık da olmaz, insan ruhu ise, hayvanî
ruha tâbi değildir. Hattâ asıl kendisidir. Hayvani
ruha halel gelmekle, buna bir şey olmaz. Belki tam
misâlini istersen, kandilden daha lâtif bir ışık farz
et, kandil onunla var olsun, o kandille değil. Ancak
misâlimiz böylece doğru olur!
O hâlde hayvanî ruh bir cihetten insan ruhunun
binek hayvanı, bir cihetten de bir âlet
hükmündedir. Bu hayvani ruhun mizacı bozulursa,
kalıp [bedeni ölür. İnsan rûhu ise, kendi yerinde
kalır. Fakat aletsiz ve merkebsiz kalır. Merkebin
[binek hayvanının] ölümü ve âletin zayi olması,
süvarinin de zayi ve yok olmasına sebep olmaz.
Fakat aletsiz kalır.
Bu âlet kendisine, Allahü Teâlâ'nın marifet ve
muhabbetini avlamak, elde etmek için verildi. Eğer
maksadına kavuştuysa, âletin helak olması, aradan
çekilmesi onun için daha iyidir. Çünkü maksada
kavuşmuşken, âlet yük olur, ağırlık verir.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)
in «Ölüm, mü'mine hediye ve tuhfedir [hediyedir]»,
buyurması, av için tuzak kuran ve tuzağın yükünü
çeken içindir. Avını elde edince tuzağın helâki
onun için ganimettir. Yok, eğer —Allah korusun—
avı elde etmeden önce bu tuzak çalışmaz olursa,
onun ayrılık acısı ve musibetinin sonu olmaz. Bu
acının ve elemin başlangıcı kabir azabıdır. Allahü
Teâlâ bizi ondan korusun!
ÜÇÜNCÜ FASIL
SENİN BENLİĞİN BU BEDENLE DEĞİLDİR
Bilmiş ol ki, bir kimsenin eli ve ayağı felç olursa o
kendi yerinde kalır. Çünkü o, el ve ayak değildir,
eli ve ayağı onun âletleridir. O ise, bunları
kullanandır. Senin benliğinin hakikati; el ve ayak
olmadığı gibi; sırtın, karnın, başın ve bedenin de
değildir. Hepsi felç olsa da, senin yerinde durman
yine mümkündür, ölümün mânâsı bütün vücudun
felç olmasıdır [çalışmamasıdır]. Elin felç olmasının
mânâsı, sana itaat etmemesidir, itaat etmesi için
kudret denilen bir sıfata sahip olması icap ederdi.
Bu kudret sıfatı da, hayvanî ruh kandilinden o ele
ulaşan bir nurdur. Hayvani ruhun geçiş yollan olan
damarlarda bir tıkanıklık olsa, kudret ondan gidip,
itaat etmesi mümkün olmaz. Sana itaat eden bütün
beden de, bu hayvani ruhun vasıtasiyle itaat eder.
Demek ki, mizacı bozulunca ve itaat edemeyince,
ona ölüm diyorlar. Her ne kadar itaat etmek yerinde
kalmazsa da, sen yerinde kalırsın.
Senin benliğinin hakikati, nasıl bu beden olur?
Düşünürsen bilirsin ki, bugünkü vücudunun
hücreleri, çocukluk zamanındaki hücreler değildir.
Onların hepsi zamanla ortadan kalkmış, alınan
gıdalardan yerlerine yenileri gelmiştir. O hâlde
beden, aynı durumda kalmıyor, halbuki sen hep
aynısın. Bu sebepten senin benliğin bedeninle
değildir. Beden yok olursa olsun, sen her zamanki
gibi zâtınla yaşarsın.
Senin sıfatların ise iki kısımdır: Biri, bedenin araya
girmesiyledir. Açlık, susuzluk ve uyku gibi ki,
bunlar midesiz, maddesiz olmazlar. Bu birinci
kısım ölümle ortadan kalkar. Diğer bedenin araya
girmediği, Allahü Teâlâ'yı ve cemâlini tanımak ve
bununla mesrur olmak gibi şeylerdir. Bu senin
zâtına mahsus sıfattır, seninle kalır. «Baki kalan
iyilikler» (l)'in mânâsı da budur. Eğer bunun
mukabili Allahü Teâlâ'yı bilmemek ise, bu da senin
zâti sıfatın olup, seninle kalır. Ve o, rûhunun
körlüğü ve şakiliğinin tohumudur. Ayet-i kerimede,
«Bu dünyada kör olan, öbür dünyada da kör ve
yolunu şaşırmış olur» (2), buyuruldu.
Bu iki ruhu, aralarındaki farkı ve irtibatı bilmeyen
ölümün hakikatini hiçbir şekilde anlayamaz.
(1) 18 - Kehf: 57.
(2) 17 - Isrâ: 46.
DÖRDÜNCÜ FASIL
İNSANÎ RUHUN İTİDALİNİ KORUMAK
Şimdi bilmiş olunuz ki, bu hayvani ruh, âlem-i
süfliden olup, buhar karışımlarının lâtiflerinden
meydana gelmiştir. [Buradaki buhar su buharı
değildir]. Karışım dörttür: Kan, balgam, safra ve
lenf. Bu dört şeyin aslı; su, ateş, toprak ve havadır.
Mizaçtaki uygunluk ve uygunsuzluk; sıcaklık,
soğukluk, nemlilik ve kuruluğun miktarının farklı
olmasındandır. Tıp ilminin gayesi, insani ruh
dediğimiz diğer bir ruhun âleti ve taşıyıcılığını
yapan hayvani ruhta bu dört şeyin itidalini
sağlamaktır. İnsanî ruh bu alemden değildir. O ulvî
âlemdendir ve melekler cevherindedir. Onun bu
âleme inmesi, zâtındaki şaşılacak hâllerdendir.
Fakat onun bu gurbeti, Allahü Teâlâ'dan gıdasını
almak içindir. Hususan Allahü Teâlâ buyurur;
«Hepiniz oradan aşağı inin dedik. Tâ ki size
hidâyetim ulaşsın. Gösterdiğim yolu takip edenlere
korku ve üzüntü yoktur» (1).
Allahü Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de meleklere, «... Ben,
çamurdan insan yaratıcıyım... Onu tamamlayıp
içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi
için derhal (bana) secdeye kapanın» (2) buyurması,
bu iki ruh âleminin ayrılığına işarettir. Zira birini
çamura havale eyledi ve onun mizacının itidalinden
«sevveytühû» [onu doğru ve hazır eyledim] diye
bahsetti, itidal de budur. «Ve ona ruhumdan
üfledim», kelâmı ile bunu kendine alâkalı kıldı.
Buna misâl olarak deriz ki: Bir kimse, kolay ateş
alması için bir bez parçasını lime lime eder, sonra
ateşin yanına getirir ve alev alıp parlaması için
üfler.
Hayvani ve süfli ruhun bir itidali vardır. Hekimin,
onu helak ve hasta olmaktan korumak için itidal
sebeplerini bilmesi gibi, kalbin hakikatinden olan
insanî yüksek ruhun da bir itidali vardır. .Şeriat
dâhilindeki ahlâk ve riyazet ilmi insanî ruhun bu
itidalini muhafaza eder. Bundan sonraki islamın
şartlarını anlatırken, onun sıhhatinin bunlar olduğu
anlatılacaktır.
Anlaşıldı ki, insanın kendini bilmeden Allahü
Teâlâ'yı bilemeyeceği gibi, bir kimse insandaki bu
iki ruhun hakikatini bilmeyince de âhireti basiretle
bilmesi [kalble yakînen tanıması] mümkün
değildir. O hâlde kendini tanımak, Allahü Teâlâ'yı
ve âhireti tanımanın anahtarıdır. Ve dinin esası da
«Allahü Teâlâ'ya ve âhiret gününe iman etmektir».
Bu sebepten dolayı bu bilgiyi öne aldık.
Bununla beraber ruhun evsafının [hususiyetlerinin]
sırlarından bir sır söyleyemedik. Zira ondan
konuşmaya izin yoktur. Çünkü, insanların anlayışı
bunu kaldıramaz. Allahü Teâlâ'yı ve âhireti
tamamen bilmek, bu ruhu tam bilmeye bağlıdır.
Gayret et ki, mücahede ve istek yolu ile bunu kendi
kendine bilesin. Zira başkasından dinlersen, onu
dinlemeye takat getiremezsin. Evet, birçok
kimseler Allahü Teâlâ hakkında bu vasfı dinlediler,
inanmadılar, inkâr eylediler ve «Bu zaten mümkün
değildir» dediler. Bu ise, Allahü Teâlâ'yı tenzih
değil, inkârdır. O hâlde insan hakkında böyle
şeyleri duymaya nasıl dayanabilirsin? Hattâ bu
sıfatın Allahü Teâlâ hakkında olması, ne Kur'ân-ı
Kerîm'le, ne de hadîs-i şerifle şârihdir. Aynı
zamanda, duyunca inkâr ederler gerekçesiyle
böyledir. Peygamberlere, «İnsanlara, akıllarının
alacağı şekilde söyleyiniz», buyurulmuştur.
Peygamberlerden bazılarına şöyle vahiy gelmiştir:
«Bizim sıfatlarımızdan insanların
anlayamayacakları bir şey söyleme, sonra inkâr
ederler ve ziyan ederler. Bilecekleri kadar
söyleyin.»
(1) 2 - Bakara: 38.
(2) 38 - Şad: 71 - 72.
BEŞİNCİ FASIL
HAŞRIN, NEŞRİN, BA'SIN VE İADENİN
MÂNÂSI
Buraya kadar anlatılanlardan; insanın canının
hakikatini, bedeni ile değil, zâtı ile durduğunu
anladın. Kendi zâtının ve hususi sıfatlarının
kıyamında bedene ihtiyacı olmadığını da öğrendin.
Ölümün mânâsı, onun yok olması değil, bedendeki
tasarrufunun kesilmesidir. Haşrın [öldükten sonra
mahşerde toplanmak üzere dirilme], neşrin
[Kıyamet vakti insanların dirilmesi], ba'sın [ba's:
öldükten sonra kıymet günü diriliş] ve iadenin
mânâsı, onu yok ettikten sonra tekrar yaratırlar
değildir. Bunun mânâsı, evvelde olduğu gibi, ikinci
defa ona, tasarruf edebileceği [istediği gibi
kullanabileceği] bir beden verirler demektir. Bu
defa birinciden daha kolay olur. Çünkü önce, hem
bedeni, hem de ruhu yaratmak lâzım idi. Bu defa
ise, insanî ruh, kendi yerindedir. Hattâ bedenin
cüzleri bile kendi yerindedir. Bunları toplamak,
yaratmaktan daha kolaydır. Ancak bu, bizim
tasavvurumuza göre böyledir. Yoksa kolaylığın
ilâhî fiil ile münasebeti yoktur. Zira, zorluk sıfatı
olmayan yerde, kolaylık da olmaz.
İadenin şartı, sahip olduğu bedeni kendisine
verirler demek değildir. Çünkü kalıp [beden] onun
merkebidir [bineğidir]. At verirlerse, ona da biner.
Çocukluğundan ihtiyarlığına kadar, hücreleri, diğer
gıdalarla değiştirilmiş, o ise hiç değişmemiştir. O
hâlde bunu şart edenlere birçok sorular sorulabilir.
Bu sorulara ise zayıf cevablar verirler ve güya
böylece o zorlamalardan kurtulurlar ki, onlara
sorulur: «İnsan insanı yiyor. Birinin eczası
[parçası], diğerinin eczası oluyor. O hâlde, ruh
bunlardan hangisine verilir? Eğer bir uzvu kesilir
ve bundan sonra sevab olan bir iş yaparsa, bu uzvu,
öbür dünyada onunla olur mu, olmaz mı? Eğer
onunla olmazsa, Cennette, gözsüz, elsiz, yahut
ayaksız nasıl olur? Eğer onunla olursa o sevab iş
işlendiği zaman o uzuv, onda yoktur. Şimdi
mükâfatı verilirken nasıl ortak olabilir?» Böyle
lüzumsuz şeyler sorarlar ve cevab isterler. İade,
hakikatiyle olmadığı şekilde bu gibi şüphelere
lüzum kalmaz. Çünkü bütün bedene ihtiyaç yoktur.
Bu şüpheler ve suallerin sebebi senin benliğin ve
hakikatin, senin bedenindir. O, olduğu gibi yerinde
kalmayınca, o sen olmazsın, sanmalarıdır. Bunun
için şüphelere düştüler. Sözlerinin aslı yoktur.
ALTINCI FASIL
BU DÜNYADA CENNET VE CEHENNEMİ
MÜŞAHEDE
Burada aklına şöyle bir sual gelebilir: Fıkıh
âlimleri ile kelâm âlimleri arasında, insanın ruhu
öldükten sonra yok olur ve sonra onu tekrar
yaratırlar, sözü meşhurdur. Bu ise sizin dediğinize
uymuyor. Cevabında deriz ki:
Başkalarının sözüne uyan, göremez olur. Bunu
ancak, taklid ve basiret ehlinden olmayan söyler.
Çünkü, eğer basiret sahibi olsaydı, bedene olan
ölümün insanın hakikatini yok etmeyeceğini bilirdi.
Taklîd sahiplerinden olsaydı, Kur'ân-ı Kerim ve
hadîs-i şeriflerden, insanın ruhu öldükten sonra
kendi yerinde kaldığını bilirdi. Çünkü, ölümden
sonra ruhlar iki kısma ayrılır: Eşkıyanın [kâfirlerin
ve fâcirlerin] ruhları; süedanın [sâidlerin, iyilerin]
ruhları. İyilerin ruhları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de,
«Allah yolunda öldürülenleri, ölü saymayınız.
Onlar diridirler, Rablarının huzurunda mükâfata
kavuşur ve daima O hazretten rızıklarını alırlar»
(1), buyuruluyor ama, Bedir muharebesindeki
kâfirler hakkında, Peygamber Efendimiz (sallâllahü
aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kâfirleri öldürünce,
ölü oldukları hâlde, hepsine teker teker seslenip,
bağırdı ve buyurdu ki: «Ey filân, ey filân! Allahü
Teâlâ'nın, düşmanlarını kahretmek için bize verdiği
müjdeler gerçekleşti. Bu müjdeler arasında sizin
azab çekeceğinizi de kat'iyyetle bildirmiş idi. Şimdi
ölümden sonra doğru mu, değil mi anladınız mı?»
Peygamber Efendimize (sallâllahü aleyhi ve
sellem) dediler ki: «Onlar bir avuç murdardır.
Onlarla nasıl konuşuyorsunuz?». Peygamberimiz
(sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu: «Nefsim,
yed-i kudretinde [kudret elinde] olan Allahü
Teâlâ'ya yemin ederim ki, onlar bu sözü sizden
daha çok işitirler, fakat cevab veremezler» (2).
Ölüler hakkında ve onların kendilerini ziyaret eden
ve onlara matem tutanlar ve bu dünyada onlar
hakkındaki hadis-i şerifleri araştıranlar,
inceleyenler, onların yok olmasının şerîatte
bildirilmediğini kat'iyyetle [kesinlikle] bilirler.
Şerîatin bildirdiği; başka bir hâl alması, yahut yer
değiştirmesidir. Mezar, ya Cehennem
çukurlarından bir çukur, ya Cennet bahçelerinden
bir bahçedir.
O hâlde, şüphesiz bilmiş ol ki, zâtından ve
sıfatlarının hususiyetlerinden ölümle bir şey
gitmiyor. Fakat, beyin ve azalar vasıtası ile çalışan
his, hareket ve hayâl; ölünce kalmaz. İnsan,
buradan gittiği gibi orada yalnız kalır. Bilmiş
olunuz ki, at ölür, üstündeki süvari dokumacı ise,
âlim olmaz ama gözleri kapalı ise, gözlerini açar.
Yaya yürür. Beden, at gibi bir binek hayvanıdır,
sen de süvarisin.
Bu sebepdendir ki, tasavvuf yolunun başlangıcında
olduğu gibi, kendinden ve hislerinden uzaklaşıp,
aslına inip, Allahü Teâlâ'nın zikrine dalanlara,
âhiret hâlleri zevkle görünür. Onların rûh-ı
hayvanileri, mizacının itidalinden bir şey
kaybetmediği hâlde, kendini unutur. Kendinde
kendine karşı bir durgunluk, hissizlik meydana
gelince, zâtmın hakikati sebebiyle, onları kendisi
ile hiç meşgul eylemez. Böylece onların hâli,
ölülerin hâline yakın olur. O hâlde, diğerlerine
ölümle gösterilenler, onlara bu hâlde gösterilir.
Sonra kendilerine gelince ve hisler âlemine
dönünce, ekseriya gördükleri hatırlarında kalmaz.
Fakat bir eser, bir numune kalır. Eğer Cennetin
hakikatini ona göstermişlerse, onun huzur, rahat,
sevinç ve süruru o kimsede kalır. Eğer Cehennemi
ona arzetmişlerse, onun acı ve şiddeti kendisinde
yer eder. Eğer hatırında ondan bir şey kalırsa,
ondan haber verir. Hayâl hazinesi o şeyi anlatmak
isterse, hatırda kolay kalabilen bir şeye benzetir.
Ondan haber verir. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz
(sallâllahü aleyhi ve seilem) namazda elini kaldırdı
ve «Cennet üzümlerinden bir salkımı bana
arzettiler. Onu bu dünyaya getirmek istedim» (3),
buyurdu. Bahsedilen üzüm salkımının bu dünyaya
getirilebileceği sanılmasın. Belki bu imkânsızdır.
Eğer mümkün olsaydı, getirirdi. Fakat ona
müşahede ile gösterilmiş idi. Bunun muhal
[imkansız] olmasının hakikatini bilmek uzundur ve
senin bunu öğrenmek istemene de lüzum yoktur.
Alimlerin makamları arasındaki fark, şöyle olur:
Biri kendisinin gördüğü, başkalarının görmediği
Cennet üzümünün nasıl olduğunu, neye
benzediğini merak ederek alır. Diğerlerinin bundan
nasibleri, onun elini hareket ettirmesinden başka
bir şey değildir. Bunun neticesi de «Az bir hareket
namazı bozmaz», oluyor. Bunun tafsilini çok
merak eder. Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi budur
zanneder. Bunu bilen ve buna kanaat etmeyen,
başka şeyle meşgul olan hakikatten ve şeriat
ilminden uzaklaşmıştır. Şunu demek istiyoruz:
Peygamber Efendimizin (sallâllahü aleyhi ve
sellem) Cennetten haber vermesi, taklîd ve Cebrail
aleyhisselâmdan işitme yolu ile olduğu sanılmasın.
Cebrail aleyhisselâmdan dinlemenin mânâsını,
diğer mânâları bildiği gibi bilirsin! Fakat
Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm), Cenneti
gördü. Cennet tamamen bu dünyada görülemez.
Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem)
o âleme gitti, kayıp oldu [bu âlemden çıktı]. Bu
onun bir çeşit mi'râcı oldu. Kayıp olmak iki
şekildedir: Biri hayvani ruhun ölmesiyle, diğeri
hayvanı ruhun kendini unutması iledir. Bu âlemde
Cennet görülemez. Yedi kat göklerin ve yerin bir
ceviz kabuğuna sığmaması gibi, Cennetten ufak bir
parça da bu dünyaya sığmaz. Belki kulak, göklerin
ve yerin şekillerinin kendisinde, gözdeki gibi hâsıl
olmasından uzak olduğu gibi, bu dünyadaki bütün
duygular, Cennetin bütün lezzetlerinden uzaktırlar.
O âlemin duyguları daha başkadır.
(1) 3 - Al-i Imrân: 169 - 170.
(2) H. Ccnâiz, 117; Hm. II. 31, 38.
(3) Hm. III, 353, V. 13
YEDİNCİ FASIL
KABİR AZABININ MÂNÂSI
Şimdi «Kabir azabını» anlatmamıza sıra geldi.
Kabir azabı da iki kısımdır: Rûhanî ve cismanî.
Cismanî olanı herkes bilir. Ruhanî olanı ise,
kendini bilenden başkası bilmez. Ruhunun
hakikatini bilmesi, kendi zâtı ile kaim [var] olması
ve kıyamı için bedene muhtaç olmasını, ölümden
sonra bâki olduğunu, ölümün onu yok
eylemediğini, ölümün ise; gözünü, elini, ayağını,
kulağını ve bütün hislerini alması olduğunu, hisleri
kendisinden alınınca; hanım, evlât, mal, mülk, ev,
hizmetçi, hayvan, akraba ve yakınları; hattâ yer,
gök ve his ile anlaşılanların hepsinin ondan
alınacağını bilmesidir. Eğer bu şeyleri seviyorsa ve
kendi varlığını bunlara vermiş ise, ayrılırken zaruri
olarak azabda kalır. Hepsinden vaz geçmiş ve
burada hiç birine tutulmamış ise, hattâ ölmeyi arzu
ediyor hâlde ise, rahata kavuşur. Allahü Teâlâ'yı
sevmeyi elde etmiş, O'nun zikrine ünsiyet peyda
etmiş [dostluk, ülfet meydana getirmiş] ve bütün
varlığını O'na vermiş ve dünya meşguliyetini
lüzumsuz ve perişan kabul etmişse, ölünce
maşukuna kavuşur, üzücü ve düşündürücü şeyler
aradan kalkar, mes'ud ve mesrur olur.
Şimdi, bir kimsenin kendini tanıdığı ve baki
kalacağını bildiği hâlde, bütün arzu ve sevgisinin
nasıl dünyada olabileceğini ve sonra, dünyadan
göçünce, sevdiklerinden ayrıldığının azabı ve elemi
içerisinde olacağında şüphe edip etmeyeceğini
düşün! Bâhusus [hususiyle] Peygamber Efendimiz
bunu haber veriyor ve buyuruyor ki: «İstediğini
sev, muhakkak ki ondan ayrılacaksın». Bir de,
Allah'tan başkasını sevmeyen, dünyayı ve
içerisindekileri düşman bilen, dünyadan ancak
kendi azığını alan kimsenin, dünyadan giderken
sıkıntıdan kurtulup, rahata kavuşacağında şüphe
olup olmayacağını düşün! O hâlde bunu anlayana
kabir azabının varlığında ve müttekilere
olmayacağı hususunda şübhe kalmaz. Hattâ dünya,
onun ve kendini tamamen dünyaya verenlerin
evidir. Böyle olduğu «Dünya, mü'minlerin zindanı,
kâfirlerin Cennetidir» (1), hadîs-i şerifinden
anlaşılıyor.
(1) M. Zühd. I; T. Zühd. 16: C. Zühd, 3: Hm. II,
197. 323, 389, 485.
SEKİZİNCİ FASIL
KABİR AZÂBININ HAKİKATİ VE
DERECELERİ
Kabir azabının aslı şimdi öğrendiğin gibi dünya
sevgisidir. Bu azab da farklıdır. Dünyayı isteme
derecesine göre, bazılarına çok, bazılarına az olur.
Meselâ kalbi bu dünyaya yalnız bir cihetten bağlı
olan bir kimsenin azabı; mal, mülk, hizmetçi,
hayvan, mevki, azamet ve bütün dünya ni'metlerine
sahip ve kalbi bunların hepsine bağlı olan kişininki
gibi değildir. Hâttâ bu dünyada bir kimseye, bir atı
çalındığını söyleseler, on atının çalınmasından daha
az üzülür. Eğer bütün malını alsalar, malının
yarısının alınmasından daha çok üzülür ve azab
çeker. Bütün malının alınmasına da hanımının ve
çocuklarının hırsızlar ve yağmacılar tarafından
alınıp götürülmesinden ve yalnız başına
kalmasından az üzülür. Ölüm de malını, evlâdını,
hanımını ve dünyada olan her şeyini yağma edip
kendisini yalnız bırakandır.
O hâlde, herkesin cezası ve rahatı dünyaya bağlılığı
ve ondan kesilmesi miktarıncadır. Dünya ni'metleri
yüzüne gülen ve kendini bu ni'metlere verenler
hakkında Allahü Teâlâ'nın, «Bu şiddetli azab
onlara, dünya hayatını âhiret ni'metleri üzerine
tercih ettikleri içindir» (1), buyurduğu kimselerin
azabları çok şiddetli olur. Bununla alâkalı olarak
şöyle bildirildi: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve
sellem) buyurur ki; «Muhakkak ki, dar maişet onun
içindir» (2), âyet-i kerîmesinin ne mânâya geldiğini
bilir misiniz? Ashâb-ı Kiram (aleyhimürrıdvân),
«Allah ve Resulü daha iyi bilir», dediler. Buyurdu
ki: «Kâfirin azabı kabirdedir, doksan dokuz
ejderhayı ona musallat ederler. Ejderhanın ne
olduğunu bilir misiniz? Onlar doksan dokuz
yılandır. Her yılanın dokuz başı vardır! Onu
sokarlar, yalarlar ve üzerine üflerler. Bu, kıyamete
kadar devam eder».
Basiret sahipleri bu ejderhaları, basiret gözü ile
görmektedir. Aptallar derler ki; «Biz onun
mezarına baktık, bunlardan hiçbirini görmüyoruz.
Eğer mezarda böyle şeyler olsaydı, gözümüz
sağlamdır, biz de görürdük». Bu ahmak bilmiş
olsun ki, bu ejderha ölenin rûhundadır. Onun
ruhundan dışarı çıkmaz ki, başkaları görebilsin.
Hattâ, ölümden önce de bu ejderha onun içinde idi,
o ise onlardan gafil idi, bilmiyordu. Ve yine bilmiş
olsun ki, aynı zamanda bu ejderha, onun kendi
sıfatlarından meydana gelmiştir. Başlarının sayısı
da, onun kotü ahlakının dalları sayısıncadır. O
ejderhanın tıynetinin aslı, dünya sevgisindedir.
Sonra, dünya sevgisi sebebi ile zuhur eden kin,
çekememezlik, kibir, hırs, aldatma, hile, düşmanlık,
makam sevgisi, şan, şöhret hayranlığı ve bunun
gibi fena ahlâklar sayısınca kendisinde başlar
meydana gelir. Bu ejderhanın nasıl olduğu ve
başlarının çokluğu basiretin nuru ile anlaşılabilir.
Ama, sayıları ancak peygamberlik nuru ile
bilinebilir. Çünkü onlar, kötü ahlâkın sayısını
bilirler. Biz ise bilemeyiz. O hâlde, bu ejderha
kâfirin ruhu içerisinde yerleşmiştir ve örtülüdür.
Allah ve Resulünü bilmemek sebebi ile değil, belki
bütün benliğini dünyaya verdiği içindir. Nitekim
Allahü Teâlâ buyurur: «Bu şiddetli azab onlara,
dünya hayatını âhiret ni'metleri üzerine tercih
ettikleri içindir» (3). Ve yine buyurdu: «Kâfirler
Cehenneme arz edildiği gün (onlara denilir ki), siz
dünyada iyiliğinizi giderip, yalnız dünyadan
faydalandınız» (4). Eğer insanların sandığı gibi, bu
ejderha onun dışında olsaydı daha kolay olurdu.
Zira bir an ondan ayrılabilirdi. Fakat ruhunda
yerleşmiş olduğundan ve hakikatle kendi sıfatı
olduğundan ondan nasıl kaçabilir?
Bir kimse cariyesini satıp ve sonra ona âşık olduğu
gibi, ruhunda bulunan ve onu sokan o ejderha da,
ona âşıktır. Kalbinde örtülüdür ve bugüne kadar
acısını hissetmemiştir. Bunun gibi, bu doksan
dokuz ejderha, ölümden önce de kendinde olup
bugüne kadar acısını duymaması onlardan haberi
olmadığı içindir. Maşukla beraber olunca, aşkın
kendisi rahata sebep olduğu gibi, ayrılık vaktinde
de üzülmeye sebep olur. Çünkü, aşk, sevgi
olmasaydı, ayrılıkta üzüntü olmayacaktı. Bunun
gibi rahata sebep olan dünya sevgisi ve aşkı, azaba
da sebep olur. Makam sevgisi ejderha gibi, mal
sevgisi yılan gibi, saray ve ev sevgisi akrep gibi
kalbini sokar ve kemirir. Ve daha buna benzer nice
şeyler!
Cariyenin âşığı, ayrılık zamanında, bu dertten
kurtulması için kendini suya ve ateşe atmayı veya
bir akrebin kendini sokmasını istemesi gibi,
kabirde azab çekerken de, insanların bu dünyada
bildikleri akrep ve yılanın kendisine azab etmesini,
canını yakmasını ister. Zira bu acılar bedene
olmaktadır ve dışardan gelmektedir. Ruhundaki
ejderhaların acısı ise ruhunda olup, bilinen
gözlerden hiçbiri bunu görmez.
Demek ki, hakikatte herkes, kendi azabının
sebebini buradan götürmektedir. Bu da onların
kalblerindedir. Bunun için Peygamber Efendimiz
(sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu; «Bu ceza,
yaptıklarınızın size iadesinden başka bir şey
değildir». Ve yine bunun için Allahü Teâlâ
buyuruyor: «Eğer ilm-i yakın ile bilseydiniz,
elbette Cehennemi görürdünüz» (5). Ve yine bunun
için buyurdu: «Elbette Cehennem, kâfirleri içine
alıcıdır, kuşatıcıdır» (6). «Cehennem onları ihata
edicidir. Onlarla beraberdir», buyurdu da «Onları
ihata edecek» buyurmadı.
(1) 16 - Nahl: 107.
(2) 20 - Tahâ: 124.
(3) 16 - Nahl: 107.
(4) 46 - Ahkâf: 20.
(5) 102 - Tekâsür: 4-5.
(6) 29 Ankebût: 54.
DOKUZUNCU FASIL
KABİRDEKİ EJDERHALAR BAŞ GÖZÜYLE
GÖRÜLEMEZ
Sen şeriatın, zahir haberlerine göre, bu ejderhalar
baş gözü ile görülebilir dersin. Ruhun içinde olan
ejderhalar görülür cinsten değiller. Biliniz ki, bu
ejderhalar görülebilir. Ama ölüler görür. Bu
dünyada olanlar göremez. Çünkü, o âleme mahsus
şeyler, bu dünya gözü ile görülemezler. Bu
ejderhalar, bu dünyada görüldüğü gibi, ölüye
görünürler. Fakat sen göremezsin. Hususan, çok
kimseler uykuda yılanın kendini soktuğunu görür,
yanında oturan ise bunu görmez. Bu yılan, uyuyan
için vardır, acısı ona gelmektedir, uyanık olan
kimse için ise yoktur. Uyanık olanın bu yılanı
görmemesi, diğerinin acısından bir şey azaltmıyor.
Uyuyan bir kimsenin rüyada, kendisini yılan
soktuğunu görmesi, bir düşmandan sıkıntı
göreceğine işarettir. O acı ve sıkıntı ruha olmakta
idi, kalbe gelmekte idi. Fakat bu dünyada bir şeye
benzetilmek isterse, yılan olur. Düşmanı kendisine
galib gelince, «Zaten bunun rüyasını görmüştüm»
der. Sonra da, «Keşke beni yılan soksaydı da, bu
düşmanım, arzusuna kavuşmasaydı, der. Çünkü, bu
azab onun kalbine, bedenine olandan ve
yılanınkinden daha büyük gelmektedir. O hâlde
«Bu yılan yoktur, onu ısıran, sokan da bir
hayâldir», dersen, bu büyük bir hatâdır. Bilâkis o
yılan mevcuttur.
Mevcudun mânâsı «bulunan», demektir. Yok'un
mânâsı da, bulunmayan» demektir. Rüyada senin
bulduğun ve gördüğün her şey, hiç kimse onu
görmese de, sana göre mevcuttur. Senin
görmediğin her şey de herkes tarafından görülse de,
sana göre, mevcut olmayan ve bulunmayan bir
şeydir. Azab ve azabın sebebi ölüye ve uyuyana
olmaktadır, diğerleri görmese de, bu azabı görenler,
çekenler için niçin noksanlık olsun?
Şu kadar var ki, uyuyan çabuk uyanıyor ve azabdan
kurtuluyor. Bunun için buna hayâli oluyor derler.
Fakat ölü, o azabda ka¬ıyor, çünkü ölümün sonu
yoktur. Böylece hep azab çekiyor. Bunun gibi bu
âlemde his olunanlar da kalıyor.
Kur'ân-ı Kerim'de ve şeriatta bu yılan, akrep ve
ejderhaların kabirde bulunduğu yoktur ki, bu baş
gözü ile herkes onları görsün ve âlem-i şahadetten
olsunlar. Ama eğer bir kimse uyku sebebiyle bu
âlemden uzaklaşırsa ve bu ölünün hâlini ona
gösterirlerse, onu yılan ve akrepler arasında görür.
Peygamberler ve evliya uyanık iken de görürler.
Çünkü, diğerlerine uykuda verilenler, bunlara
uyanık iken de verilir. Onların bu dünya ile
meşguliyeti, Öbür dünyaların işlerini müşahede
etmelerine engel olmaz.
Bu kadar uzun anlatmaktan maksadımız, baş gözü
ile mezara bakıp da bir şey görmeyen ahmakların,
kabir azabını inkâr ettikleri içindir. Bu da, öbür
dünyanın işlerini anlamamalarındandır.
ONUNCU FASIL
KABİR AZABI HERKES İÇİN DEĞİLDİR
Eğer kabir azabı, kalbin bu dünyaya bağlanması
sebebiyle ise, hiç kimse bundan kurtulamaz.
Çünkü, kadın, evlât, mal ve mevkiyi herkes
seviyor. O hâlde kabir azabı herkese olacaktır.
Bundan kimse kurtulamayacaktır derse, cevabında
deriz ki: Dediğin gibi değildir. Öyle insanlar vardır
ki, dünyadan geçmiş olurlar, onların dünyada lezzet
alacakları ve rahat bulacakları yerleri yoktur.
Ölümü arzularlar. Derviş [yâni fakîir] vaziyetindeki
Müslümanların çoğu böyledir. Zengin insanlar da
ikiye ayrılır: Bir kısmı, bu şeyleri sevdikleri gibi,
Allahü Teâlâ'yı da severler. Onlar için de, bu azab
yoktur. Bunlar şu kimseye benzer ki, kendisinin evi
ve sarayı vardır, bunları sever. Fakat, baş olmayı,
saltanatı, köşkü ve bağı ondan daha çok sever.
Padişahın emri ile ona bir başka şehrin valiliği
verilirse, ona bulunduğu yerden çıkmak hiç üzüntü
vermez. Zira, evinin, sarayının ve şehrinin
sevgisinden daha çok olan reislik sevgisi, diğer
sevgileri siler, onlardan eser bırakmaz. O hâlde,
peygamberler, evliya ve zâhidlerin kalbi, kadına,
evlâda, şehre ve vatana yakınlık duysalar da, Allah
sevgisi hâsıl olduğu ve ona kavuşmak ünsiyetinin
verdiği lezzet sebebiyle, diğerlerini siler, yok eder.
Bu lezzet ise ölüm ile hâsıl olur. O hâlde onlar
bundan emindirler. Ama, dünya arzularını daha çok
sevenler, bu azabdan kurtulamazlar. Bunlar daha
fazladır. Bunun için Allahü Teâlâ buyurur: «Sizden
gideceği yer o [Cehennem] olmayan kimse yoktur.
Bu öyle bir iştir ki, hükmü Rabbinin irâdesi ile
nihayetlenir. Sonra, müttekî olanları ondan
kurtarırız. Kâfirleri ise dizleri üzerine çökmüş
olarak terkederiz» (1). Bu kimselere, bir müddet
azab ederler. Dünyadan uzun zaman ayrı kaldıkları
için, dünya lezzetini unuturlar. Kalbde olan Allahü
Teâlâ'ya ait sevgisi tekrar zuhur etmeye başlar. Bu
bir sarayı, diğerinden; yahut bir şehri, diğer bir
şehirden, veya, bir kadını, diğer bir kadından daha
çok seven bir kimseye benzer. Fakat, diğerini de
seviyor. Onu en çok sevdiğinden ayırırlar ve diğer
sevdiğine bırakırlarsa, bir zaman ondan ayrıldığına
üzülür, sonra unutur, buna alışır, işte kalbde olan o
sevginin aslı, uzun zamandan sonra tekrar görünür.
Fakat Allahü Teâlâ'yı asla sevmeyen, o azabda
kalır. Zira, o daima O'ndan uzak kalmayı
seviyordu. Hangi bahane ile ondan kurtulabilir?
Kâfirlerin ebedi azabta kalmalarının sebeplerinden
biri de budur.
Biliniz ki, herkes, «Ben Allahü Teâlâ'yı severim,
yahut dünyadan daha çok severim», diye iddia
eder. Bütün dünyadakiler bunu diliyle böyle
söylerler. Fakat bunun bir mihenk taşı ve miyarı
[ölçüsü] vardır ki, onunla anlaşılır. Bu da şöyledir:
Bir kimseye şehveti ve nefsi bir şey emretse,
Allahü Teâlâ'nın gönderdiği şeriat da bunun aksini
emretse, kalbini Allahü Teâlâ'nın emrine doğru
meyletmiş, yaklaştırmış görürse, o Allahü Teâlâ'yı
seviyor demektir. Bahusus iki kimseyi de seven bir
kimse, bunlardan birini daha çok seviyorsa,
aralarında bir ihtilâf çıktığı zaman kendini daha
çok sevdiğinin tarafından görür ve onu daha çok
sevdiğini bununla, anlar. Böyle olmayınca, dil ile
söylemekte hiç fayda yoktur. Çünkü o söylemek
yalan olur.
Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi
ve sellem) buyurdu ki: «La ilahe illallah diyenler,
daima kendilerini Allahü Teâlâ'nın azabından
koruyorlar. Bu, dünya işlerini, din işlerine
tercihlerine kadar devam eder. Dünyayı dine tercih
edip de, La ilahe illallah dedikleri zaman, Allahü
Teâlâ onlara: Yalan söylüyorsunuz. Bu işten sonra
la ilahe illallah demeniz yalan olur, der».
O hâlde, buradan, basiret sahiplerinin kalb
gözleriyle, kabir azabından nasıl kurtulacağını
görmeleri anlaşıldı. Ve yine insanların çoğunun
kurtulamayacağını, fakat tıpkı dünyaya
bağlılıklarının farklı olması gibi azablarının da
müddet ve şiddet bakımından çok farklı
bulunduğunu bildikleri anlaşıldı.
(1) 19 - Meryem: 71 - 72.
ONBİRİNCİ FASIL
KABİR AZABINDAN EMİN OLMAYI
DENEME YOLU
Ahmaklardan ve gururlulardan, aldanmışlardan bir
grup vardır ki, şöyle derler: «Eğer kabir azabı
varsa, biz bundan eminiz. Çünkü, bizim onunla hiç
alâkamız yoktur. Onun varlığıyla yokluğu bize
göre aynıdır». Bu iddia boştur. Tecrübe etmeyince,
anlaşılamaz. Eğer her şeyi hırsız alır götürür, yahut
kendisi için kıymetli olan şeyi arkadaşına verir,
yahut kendi yanındaki sevenleri ondan yüz çevirir,
onu zemmederler de, kalbinde bunlardan hiçbir
eser kalmaz ve başkasının malı çalınmış yahut
başkasının sevdiği şey elinden çıkmış gibi kabul
ederse, o zaman bu iddia doğru olur. O zaman; ben
böyleyim deyip, gururlanabilir. Malı çalınmayınca
ve sevenleri ondan yüz çevirmeyince, anlaşılmaz.
O hâlde malı kendinden uzaklaştırmak ve
insanların kabulünden kaçmak lâzımdır ki, kendini
denesin ve sonra kendine güvensin. Evet, çok
insanlar hanım ve cariye ile hiç alâkaları
olmadıklarını zannedip, boşar ve satarlar.
Kalblerinde örtülü olan aşk ateşi meydana çıkar,
deli divâne kesilirler.
O hâlde kabir azabından kurtulmak isteyen, dünya
ile, zaruret miktarı kadar alâkalanmalıdır. Hela gibi
kabul etmeli, zaruret miktarınca aramalı ve ondan
kurtulmak istemelidir. Demek ki, mideye yemek
doldurma hırsı, midenin yemekten kurtulması
[kusma arzusu] gibi olmalıdır. Çünkü her ikisi de
lâzımdır. Diğer işler de bunun gibidir. Kalb bu
bağlardan kurtulamazsa, ibâdetlere ve Allahü
Teâlâ'yı zikre devam etmesi lâzım gelmektedir.
Zikre alışkanlığı kalbte hâkim eylemelidir. Böylece
bu sevgi dünya sevgisini yener. Şeriata uymakla ve
Allahü Teâlâ'nın emirlerini, kendi isteklerine
takdim etmekle bu şekilde olduğuna kendinden
delil ve hüccet aramalıdır. Eğer nefsi ona itaat
ediyorsa, o zaman kabir azabından kurtulduğuna
güvenebilir. Yok eğer böyle olmazsa, Allahü Teâlâ
tarafından bir afv gelmeyince, beden kabir
azabında kalır.
ONİKİNCİ FASIL
RUHLA ALÂKALI ÜÇ CİNS CEHENNEM
ATEŞİ
Şimdi ruhanî Cehennemi anlatalım: Rûhanî
dememizin sebebi, beden araya girmeksizin yalnız
ruha olduğu içindir. Âyet-i kerîmede, «O Allah'ın
tutuşturulmuş bir ateşidir ki, tırmanıp yüreklerin tâ
üstüne çıkacak ve kaplayacaktır», (1) buyurulması
bunu gösteriyor. O, kalbi istilâ eden bir ateştir.
Bedenle alâkalı olan ateşe ise cismanî, denir.
İşte bu rûhanî Cehennemde üç çeşit ateş vardır:
Biri, dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşi,
ikincisi, mahcubiyet, utanma ve rezil olma ateşi,
üçüncüsü de, Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum
ve ümitsiz kalma ateşidir. Bu üç çeşit ateşin hepsi
de, bedenle değil, ruhla alâkalıdır. Bu üç ateşin
sebeplerini açıklamak lâzım ki, herkes buradan [bu
dünyadan] giderken beraberinde bunları nasıl
götürüyor anlaşılsın. Aynı zamanda bu âlemden
ariyet olarak göstereceğimiz bir misâl ile onu
açıklayacağız.
BİRİNCİ SIFAT: Dünya arzu ve isteklerinden
ayrılık ateşidir. Bunun sebebi kabir azabı
anlatılırken söylendiği gibi, aşk ve Cenneti
istemenin kalbin yaratılışına uygun olmasıdır.
Mâşukla olmak kalbin cenneti olunca, mâşukla
olmamak da cehennemi olur. O hâlde dünyaya âşık
olan, dünyada Cennettedir. «O hâlde dünya, kâfirin
Cennetidir» (2). Âhirette ise, Cehennemdedir.
Çünkü, mâşukunu ondan almışlardır. Demek ki, bir
şey iki değişik hâlde, hem lezzete, hem de eleme
sebep oluyor.
Bu ateş dünyada şuna benzer: Bir padişah
düşünelim: Yeryüzünde her şey ona itaat ediyor,
her şeye hükmediyor, daima güzel yüzlü cariyeler,
hizmetçiler, kadınlarla bulunuyor ve yine daima
süslü süslü köşkler, rengârenk bahçeleri seyrediyor.
Bu zevk ve safâ içerisinde iken aniden bir düşman
geliyor, onu yakalıyor ve kendine hizmetçi alıyor.
Memleketindeki insanların yanında onu köpeklere
hizmet ettirirken, onun yanında hanımıyla ve
cariyeleriyle oynuyor, eğleniyor. Hizmetçilerine
emirler veriyor. Hazinesinde, kendisi için çok
kıymetli olarak bulundurduğu şeyleri düşmanlarına
veriyor. Dikkat buyurun! Bu adamın bedenine
hiçbir eziyet yapılıyor mu? Fakat hanımından,
çocuklarından, hükümdarlığından, cariyelerinden
ve hazinelerinden ayrılık kalbine oturmuş onu
yakıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, bir yolla
öldürülmesini yahut canının şiddetli azablarla,
dayaklarla yakılmasını istiyor.
Bu bir ateşin örneğidir. Ne kadar çok nimete sahip
olursa, hükmü ne kadar kuvvetli ve lezzetleri ne
kadar çok olursa, bu ateş de o kadar yakıcı ve
şiddetli olur. O hâlde, dünyada rahatlık sınırını
geniş tutanların, dünyadan çok şeye kavuşanların
dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri do o kadar
çok olur. Bunların ayrılık ateşi de kalblerinde daha
yakıcı olur. O ateşin bu dünyada örneğinin
bulunmasına imkân yoktur. Çünkü, bu dünyadaki
kalbe ait elemler, istisnasız kalbe ve ruha tamamen
yerleşemez. Çünkü, hisler ve bu dünya işleri kalbi
meşgul eder. Meşguliyet, azabın yerleşmemesi için
kalbe bir perde gibidir. Bunun içindir ki, bu kimse
gözünü ve kulağını bir şeyle meşgul ederse, o elem
onda azalır. Bu işlere son verirse acıyı daha çok
duyar. Bu yüzdendir ki, elem ve acı sahibi bir
kimse, uykudan uyanınca, o elemin yarası kalbinde
daha büyük olur. Çünkü, uykuda iken rûh her
şeyden uzaklaşmış, yalnız kalmıştı. Hisler geri
gelmeden önce, ona ulaşan her şeyin eseri de çok
olur. Hattâ güzel bir ses ile uykudan uyansa, onda
büyük tesir bırakır. Bunun sebebi, kalbin bu
esnada, yâni uyurken hislerden arınmış olmasıdır.
Bununla beraber bu dünyada, hislerden tamamen
kurtulamaz. Ölünce, hislerden uzak kalır ve
tamamen ayrılır, işte o zaman onun rahatı ve elemi
de onda öylece büyük olur. Oradaki ateşin, dünya
ateşi olacağını zannetmeyin. Bu ateşi yetmiş defa
su ile yıkadıktan sonra dünyaya göndermişlerdir.
İKİNCİ ATEŞİN SIFATI: Yaptığı rezaletlerden
utanma ve mahcubiyet ateşidir. Bu ateşe şöyle
misâl verilir: Bir padişah düşünelim. Gayet aşağı
ve hasis bir kimseyi seçer, yanına alır ve
memleketin valiliğini ona verir. Onu kendi
hareminde bulundurur. Kendisine sırdaş yapar.
Haremdeki herkesi gösterir. Hazineyi ona teslim
eder. Her işde ona itimat eder [güvenir]. Bu hasis
adam, bu nimetlere kavuşunca, emri dinlemez,
nankörlük eder. Padişahın hazinesini harcar,
padişahın hanımına ve haremine hıyanet ve kötülük
eder. Görünüşte ise, padişahın emanetini korur.
Fakat bir gün padişahın haremine hıyanet ve kötü
muamele yaparken etrafına bakar. Padişahın bir
pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür
ve her gün kendisini gördüğünü ve hıyanetinin
daha çok olması için, ses çıkarmadığını anlar.
Herkesin gözü önünde, âleme ibret olsun diye, bu
hasisi öldüreceğini ve bu zamanda bu adamın bu
rezilliklerinden dolayı kalbindeki utanmayı,
ruhundaki bu mahcubiyeti düşünün! Vücudunda
hiçbir ağrı yoktur. Buna rağmen bu mahcubiyet ve
utanmadan kurtulmak için yerin dibine girmeye
çoktan razıdır!..
Bunun gibi, sen de bu dünyada, zahirde güzel
görünen âdet şeklinde işler yaparsın. Fakat onların
aslı ve hakikati kötü ve çirkindir. O işlerin aslı ve
hakikati kıyamette sana gösterildiğinde, rezilliğin
meydana çıkacak ve mahcubiyet ateşi ile
yanacaksın. Meselâ bugün gıybet edersen,
kıyamette kendini, bu dünyada akrabasının etini
yiyip, kızartılmış tavuk yediğini ve fakat dikkatli
bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan
kimse gibi görürsün. Bu rezaletin büyüklüğünü ve
böyle yapan kimsenin kalbindeki ateşin acısını
düşünün. Gıybetin [dedikodunun] aslı ve hakikati
budur. Yarın meydana çıkacaktır. Bunun için bir
kimse rüyada ölü eti yediğini görürse, tâbiri, o
kimsenin gıybet etmiş olması olur.
Sen bugün bir duvara taş atsan, bir kimse de sana;
senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve
çocuklarının gözünü kör etti dese; eve gider,
kıymetli çocuklarının gözlerinin, senin attığın taşla
kör olduğunu görürsen; kalbine nasıl bir ateşin
düşeceğini, ne müşkül vaziyette kalacağını bir
düşün! Bu dünyada bir Müslümana hased eden
[çekememezlik eden] bir kimse, kıyamet gününde
kendisini; hasedin ruhu ve hakikati olan şu sıfat ve
surette görür ki, kendisine derler: Sen, birine
düşmanlık ediyorsun, zararı ona değil, sana geliyor.
Senin dinini helak ediyor; gözlerinin nuru olacak
taatların, iyiliklerin onun defterine geçiyor, sen ise
iyiliksiz kalıyorsun. Hâlbuki, senin iyiliklerin
kıyamette sana, bugünkü çocuklarının gözünden
daha çok yarayacaktır. Çünkü iyiliklerin, saadetine
ve kurtuluşuna sebep olacak; ama çocukların,
kıyamette saadetine sebep olmayacaklardır. Yarın
kıyamet gününde, suretler hakikat ve ruha tâbi
olup, görünen her şey ruhuna uygun göründüğü
zaman, utanma, mahcubiyet ve çirkinlik orada
meydana çıkacaktır.
Uyku hâli o âleme daha yakın olmak sebebiyle,
rüyadaki işler, mânâ ve hakikatine uygun şekilde
olur. Şöyle ki: İbn Sirin'in yanına birisi gelip,
«Rüyamda elimde bir yüzük vardı, kadınların
ferçlerini [avret mahalli] ve erkeklerin ağızlarını
mühürlediğimi gördüm» dedi. İbn Sirin buyurdu ki:
«Sen Ramazan ayında müezzinlik yapıp, gün
doğmadan ezan okur muydun?». Soran, evet
öyledir, dedi. Dikkat ediniz! Kendi yaptığı işini,
rüyada kendisine nasıl gösterdiler! Zira ezan, sureta
[görünüşte] bir sesdir ve hatırlatmadır. Ramazan
ayındaki ruhu ve hakikati ise yemekten ve cimâdan
men etmektir. Ne kadar şaşılır ki rüyada sana
kıyamette birçok örnekler gösterilir de, senin
dünyanın hakikatinden hiç haberin olmaz.
Bundan ötürüdür ki, hadîs-i şerifte bildirildi:
«Kıyamet günü dünyayı şöyle şöyle vaziyette
ihtiyar bir kadın şeklinde getirirler. Onu gören
herkes «Senden Allah'a sığınırız», derler. O zaman
onlara, «Uğruna kendinizi helâk ettiğiniz dünya
budur!» denir.» Onu görenler, o kadar mahcup
olur, o kadar utanırlar ki, bu mahcubluk ve
utanmadan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.
Bu rezalet şuna benzer: Anlatırlar ki, padişah
oğlunu evlendirmiştir. Oğlan o gece önce şarap
içip, sarhoş olunca zifaf arzusuyla dışarıya çıktı.
Odaya girmek istedi. Yolunu şaşırdı ve saraydan
çıktı. Yoluna devam etti. Bir yere geldi, içinde
kandil yanan bir ev gördü. Hanımının odasına
geldiğini zannetti, içeri girince insanların uykuda
olduğunu gördü. Ne kadar seslendiyse de cevap
veren olmadı. Uyuyorlar zannetti. Üstünde yeni bir
örtü bulunan birini gördü. Gelin budur dedi. Onun
yanma yattı. Üstünden örtüyü kaldırınca, burnuna
güzel bir koku geldi. Kendi kendine, «Şüphesiz
gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor», dedi.
Sabaha kadar onunla mübaşeret eyledi. Dilini onun
ağzına koydu. Bir yaşlık hissetti. Zannetti ki,
kendisine yakınlık gösteriyor ve üzerine gül suyu
döküyor. Sabah olup, kendine geldiği zaman,
etrafına bakındı, orası putperestlerin mezarlığı idi.
Uyuyanlar ölüler idi. Üstünde yeni örtü olup, gelin
sandığı ise, o yakınlarda ölmüş ihtiyar, çirkin bir
kadındı. O güzel koku, öldüğü zaman bedenine
sürdükleri güzel koku idi. Dili ile hissettiği
yaşlıklar ise, onun pislikleri idi. Kendine bakınca,
yedi azasını [yani bütün vücudunu] pislik içinde
gördü. Ağzında ve boğazında onun ağzının
suyundan bir acılık ve fenalık buldu. Bu rezalet, bu
mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden
utanıp ölmek istedi. Padişah yahut askerleri,
olmaya kendisini görür diye çok korktu! O bu
düşünceler içerisinde iken padişah ve kumandanları
onu aramaya çıktılar ve onu bu pisliğin ve
alçaklığın içinde gördüler. O ise, bu alçaklık ve
rezillikten kurtulmak için yerin dibine girmek
istedi.
O hâlde, yarın kıyamet günü dünyayı sevenler,
dünyanın lezzet ve şehvetlerini bu şekilde görürler.
Şehvet ve arzularının çokluğundan kalblerinde
kalan eser ve izler, o kimsenin boğazında, dilinde
ve bedenindeki pislikler ve acılıklar gibidir. Hattâ
ondan da fenadır. Çünkü, öbür dünyadaki işlerin
tamamı ve zorluğu örnekle anlatmaya gelmez.
Fakat bu, ruha ve kalbe olan utanma ve mahcubiyet
ateşi denen ateşlerden, bedenin habersiz olduğunu
gösteren basit bir numunedir.
ÜÇÜNCÜ ATEŞİN SIFATI: Allahü Teâlâ'yı
görmekten mahrum kalma ve o saadete
kavuşmaktan ümitsiz olma hasretinin verdiği
ateştir. Bunun sebebi, bu dünyadan götürdüğü
körlük ve cahilliktir. Zira marifete kavuşamadı ve
kalbini zikir ve mücahede ile temizlemedi ki;
öldükten sonra Allahü Teâlâ ona görünsün. Kalb,
parlak bir aynaya benzer. Günah ve dünya
arzularının pasları onu karartır ve bir şey
göstermeyecek hâle getirir.
Bu ateşin misâli şöyledir: Bir grup insanla, karanlık
bir gecede, renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla
dolu bir yere gittiğini düşün. Arkadaşlarının sana,
«Bunlardan taşıyabileceğin kadar al. Çünkü biz,
bunların çok kıymetli olduğunu duyduk», deseler
ve hepsi taşıyabileceği kadar alsalar, sen ise hiç
almayıp onlara, «Yarın bunların işe yarayıp
yaramayacağını bilmediğim için bu kadar sıkıntıya
katlanmam ve bu ağır yükü çekmem aptallık olur»,
desen, sonra da onlarla beraber gitsen ve onlarla
alay etsen, onları aptal yerine koyup eğlensen ve
onlara, «Aklı ve zekâsı olan benim gibi rahat ve
hafif gider, aptal olan kendini eşek yapar, yük
çeker ve mümkün olmayan şeylere tama' eder!»
desen, fakat ortalık ağarınca bakıldığı zaman;
bunların hepsinin cevher, kırmızı yakut ve yüz
binlerce altın değerinde olduğu görülse;
arkadaşların ne için biraz daha fazla almadık
derlerken, sen bir tane bile almamakla
aldandığından, ölecek gibi olursun. Ve bunlara
sahip olmamak ateşi kalbine düşer. Sonra onlar,
aldıkları bu şeyleri satıp, yeryüzünün valiliğini
alırlar. İstedikleri nimetleri yerler, istedikleri yere
giderler, Seni, aç, susuz ve çıplak bırakırlar. Seni
hizmetçi olarak alır, iş yaptırırlar. «Bu nimetlerden
bana da bir pay verin» desen, cevabında, âyet-i
kerimedeki gibi, «Cehennemdekiler, Cennettekilere
derler: Allahü Teâlâ'nın size rızık olarak gönderdiği
şeylerden, yahut akıttığı sulardan bize de akıtınız
(veriniz). Cennet ehli derler ki, muhakkak ki,
Allahü Teâlâ onları kâfirlere haram eylemiştir» (3)
söylerler ve «Dün gece sen bizimle alay etmez
miydin? Biz de bugün, seninle alay ederiz», derler.
Âyet-i kerimede, «Eğer bizimle alay ediyorsanız,
elbette biz de sizinle alay edeceğiz» (4), buyruldu.
Cennet nimetlerinin ve Allahü Teâlâ'yı görmenin
elden kaçmasına misâl bu anlattığımızdır. Bu
cevherler, iyi ameller; o karanlık da, bu dünyaya
benzer, iyi amel cevherleri elde etmeyenler,
«İlerdeki şüpheli nimetleri için, niçin şimdi eziyet
çekeyim?» derler. Yarın ise, «Üzerimize o sudan
akıtınız» (5), derler. Nasıl üzülmez, nasıl hasret
çekmezler ki, yarın kıyamet günü Allahü Teâlâ'nın
çeşit çeşit nimet ve saadetleri; marifet ve iyi amel
işleyenlere akar, gelir. Dünya nimetlerinin hepsi
oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hattâ
Cehennemden en son çıkacak olana bile verilenler,
dünyadakilerin on katıdır. Bu benzetme, ölçü ve
miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da
lezzetin verdiği sürürdür. Meselâ, «Bir cevher on
altındır», denir. Kıyamet asıl itibariyle olup;
mâhiyet ağırlık ve ölçü bakımından değildir. Bu da
böyledir.
(1) 104 - Hümeze: 7 - 8.
(2) M. Zühd, 1; F. Zühd, 16; C. Zühd, 3; Hm. II.
197, 323, 389, 485,
(3) 7 - A'râf: 50.
(4)11 - Hûd: 38.
(5) 7 - A'râf: 50.
ONÜÇÜNCÜ FASIL
RUHANÎ ATEŞ, CİSMANÎ ATEŞTEN DAHA
ACIDIR
Ruha ait olan üç çeşit ateşi öğrendin. Şimdi bu
ateşin, beden için olan ateşten daha şiddetli
olduğunu anlayacaksın. Rûha, cana te'sir
etmedikten sonra bedenin herhangi bir acıdan
haberi olmaz. O hâlde bedenin acısı cana ulaşır. Bu
yolla acı artar. İş böyle olunca, ruhun, canın
içerisinde meydana gelen ateş ve elem, elbette daha
büyük olur. Bu ateş ruhun içinden gelmekte olup,
dışarıdan içeriye girmiyor.
Bütün acıların sebebi, yaratılış icabı kendinin zıddı
olan bir şeyin onu kaplamasıdır. Bedenin yaratılış
olarak icabı; bu terkibin kendinde kalması;
parçalarının, hücrelerinin olduğu gibi sağlam
durmasıdır. Yara ile birbirinden ayrılınca, zıddı
meydana gelir ve acı duyar. Yara, bir yeri
diğerinden ayırır, aradaki bütün hücrelere ateş
düşer ve birbirinden ayrılırlar. Her hücresi ayrı bir
acı duyar. Bunun için ateşin acısı çok zor ve
şiddetlidir. O hâlde, kalbte yaratılış icabı olması
gereken şeyin yerine onun zıddı yerleşince, ruhta
onun acısı daha büyük olur.
Kalbin yaratılışının icabı, Allahü Teâlâ'yı bilmek
ve görmektir. Onda bunun zıddı olan görmemezlik
yerleşirse, acısı sonsuz olur. Eğer böyle olmasaydı,
kalbler bu dünyada ölümden önce hasta olmaz, bu
görmemezlik hastalığına düşmezdi. Fakat insanın
eli, ayağı uyuşsa ve bir hissizlik meydana gelse, bu
esnada ateş o uzvuna değse, uyuşukluğunun
gitmesinin sebebini o anda anlayamaz. Ateşe
değince bir yolla büyük bir kapı bulur. Bunun gibi
kalbler, dünyada, uyuşuk ve hissiz olur ve bu
uyuşukluk ölümle kalkar; bu ateş bir yolunu bulup,
ruhun içinden yükselir. Bu başka bir yerden
gelmiyor. Kendisi beraberinde götürmüştür ve
onun içindedir. Fakat ilm-i yakîn ile bilmediği için,
onu göremedi. Orada ise ayne'l-yakîn sahibidir, her
şeyi görmektedir. Bunun için âyet-i kerimede,
«Böyle değildir! Eğer ilm-i yakin ile bilseydiniz,
elbette Cehennemi görürdünüz» (1), buyuruldu.
Şeriatın, cismani olan Cehennem ve Cenneti uzun
uzun anlatmasının sebebi, onları herkesin bilmesi
ve anlayabilmesi mümkün olduğu içindir. Fakat bu
sözümüzü beğenmeyenler, zorluk ve büyüklüğünü
anlayamayanlar çoktur. Hususan bir çocuğa «Çalış
öğren, öğrenmezsen babanın valiliği ve hükümeti
sana kalmaz, sen de o saadetten mahrum kalırsın»
dersen, o bunun ne demek olduğunu anlamaz ve
kalbinde ona büyük görünmez. Fakat, «Bunu
öğren, yoksa muallim kulağını çeker!» dersen,
bundan korkar. Çünkü, bunun ne demek olduğunu
anlar. Muallimin çocuğun kulağını çekmesi doğru
olduğu gibi, babanın padişahlığından mahrum
olmak ateşi de doğrudur. Muallimin talebesinin
kulağını çekmesi onu terbiye etmek içindir. Bunun
gibi cismanî (maddi) Cehennem de haktır,
doğrudur ve Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum
kalmak da doğrudur. Cismanî Cehennem; Allahü
Teâlâ'yı görmekten mahrum kalmak cehenneminin
yanında valilikten ve padişahlıktan mahrum
kalmanın yanında; bir kimsenin kulağının
çekilmesi gibidir.
(1) 102 - Tekâsür: S - 6.
ONDÖRDÜNCÜ FASIL
RUHUN DÜNYADAKİ SEYRÜSEFER
MENZİLLERİ
Bütün âlimlerin söyledikleri ve kitaplarında
yazdıkları gibi «Bu işler taklid ve dinlemekten
başka şekilde bilinemezler. Basiretin bunlara yolu
yoktur», deyip bu anlattıklarımıza uymadığını
söylersen, cevabında deriz ki, onların özürlerinin
ne olduğu daha evvel açıklandı. Bu söz onlara
muhalefet olmaz. Âhiret için onların söyledikleri
doğrudur. Fakat his olunanları bildirmekten dışarı
çıkmadılar. Ya ruhla alâkalı olanları bilmediler, ya
bildiler de insanların çoğu anlayamadığı için uzun
anlatamadılar.
Cismanî olanlar, şeriatın sahibinden işitmek ve onu
taklit etmekten başka şekilde bilinmez. Fakat bu
anlattıklarımız, ruhun hakikatini bilmeye dair diğer
bir kısımdır. Bunu bilmek ise, basiret yoluyla ve
kalb gözüyle görmekle oluyor. Bu da, kendi
vatanından ayrılana [nefsinden kurtulana] veriliyor.
Orada azık ve menfaate bakılmadan, din yolunda
yolcu olmak esas tutulmuştur. Bu vatan için şehir
ve ev istemeyiz. Çünkü beden vatanıdır. Bedenin
yolculuğunun ise kıymeti yoktur. Fakat insanın
hakikati ve esası olan ruhun karar kılacağı bir yer
vardır, oradan meydana çıkmış, vatanı da orasıdır;
burada ise yolcudur. Yolda onun birçok menzilleri,
konak yerleri vardır. Her menzil bir başka âlemdir.
Vatanı ve ilk karargâhı hisler âlemidir. Sonra
hayâller, sonra mevhumlar ve sonra da ma'kulâttır.
Makulât dördüncü menzildir. Bu âlemde kendi
hakikatinden dördüncüsü haber alır ve bundan
başkası haber almaz.
Bu âlemler bir misâl ile anlaşılabilir. O da şöyledir:
insan hisler âleminde bulunduğu müddetçe
derecesi, kendini muma atan pervane böceğine
benzer. Çünkü onun yalnız göz hissi vardır. Hayâl
ve hafızası yoktur. O karanlıktan kaçıyor, bir
pencere arıyor. Mumu pencere sanıp kendini ona
vuruyor, harareti hissedince bunun acısı hıfzında
kalmıyor ve hayalinde durmuyor. Çünkü hıfz ve
hayali yoktur ve o dereceye gelmemiştir. Bunun
için başka zaman ölünceye kadar yine kendini
muma atıyor. Eğer onda hayal ve hıfz kuvveti
olsaydı, bir kere canı yanınca, tekrar mumun
alevine atılmazdı. Diğer hayvanlar bir defa
dövülünce, ikinci defa sopayı görürse kaçarlar.
Çünkü o acının hayâli bu hayvanların hıfzında
kalmış olur. O hâlde hisler, birinci menzildir.
İkinci menzil, tahayyüldür, insan bu derecede
bulunduğu müddetçe dört ayaklı hayvanlar gibidir.
Bir şeyden canı yanmayınca, ondan kaçılacağını
bilmez. Fakat bir defa acıyı yiyince, bundan sonra
kaçar.
Üçüncü menzil, mevhumlardır. Bu dereceye
ulaşınca, koyun ve at gibidir. Görmediği,
hissetmediği acıdan da kaçar. Düşmanı olduğunu
ve canını yakacağını anlar. Hiç kurt görmeyen bir
koyun, hiç aslan görmeyen bir at, kurt ve aslanı
gördüklerinde kaçarlar ve düşmanı olduklarını
anlarlar. Halbuki, şekil ve görünüş bakımından
daha büyük olan inekten, filden ve deveden
kaçmazlar. Bu onların içine konmuş öyle bir
gözdür ki, onunla kendi düşmanını görürler.
Bununla beraber, yarın olacak olanlardan
sakınamazlar.
Dördüncü menzil, ma'kulat menzilidir. İnsan
buraya çıkınca, hayvanlıktan kurtulur. Buraya
kadar hayvanlarla beraberdir. Burada ilk defa,
insan âleminin ilk hakikatine kavuşur. Hissin,
tahayyülün ve vehmin ulaşamadığı şeyleri görür.
İleride olacak şeylerden sakınır. İşlerin ruhunu ve
hakikatini suretlerinden, görünüşlerinden ayırır ve
anlar. Bir şeyin, bütün şekillerini kaplayan
hakikatini, hududunu idrak eder. Bu âlemde
görülebilen şeyler sonsuz değildir. Zira
hissedilenler cisimden başkasında değildir.
Cisimler ise hudutludur, sayılıdır.
Onun hisler âleminde dolaşması, herkesin
dolaşabileceği yeryüzünde yürümek gibidir. Ruha
mahsus ve işlerin hakikati olan dördüncü âlemde
dolaşması ise su üzerinde yürümesi gibidir.
Mevhumlarda dolaşması su ile toprak arasında
olmak vaziyetinde bulunan gemi gibidir. Ma'kulat
derecesinin ötesinde, bir makam daha vardır ki,
peygamberlerin, evliyanın ve mutasavvıfların
makamıdır. Bu da havada gezmeye benzer. Bunun
için Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve
sellem) buyurdu ki: «İsa aleyhisselam su üstünde
yürüdü. Eğer yakin derecesi daha çok olsaydı
uçardı».
Demek ki, insan yolculuğunun menzilleri idrak
âlemlerinde oluyor. Son menzili ile de melekler
derecesine ulaşıyor. O hâlde, hayvanlığın en aşağı
derecesinden meleklerin en yüksek derecesine
kadar insan yükselebilir. Alçalmak ve yükselmek
onun işidir. O ise esfel-i sâfilîne [en aşağı derece]
mi gidecek, yoksa a'lâ-yı ilîiyyîne [en yüksek
derece] mi çıkacak teh-ikesindedir. Bu tehlike için
Allahü Teâlâ şöyle buyurur: «Elbette, emâneti
göklere, yere ve dağlara arzettik. Onu
yüklenmekten imtina eylediler ve ondan korktular.
İnsan onu yüklendi. Muhakkak ki o, zâlim ve
cahildir» (1).
Cansız olanın derecesi değişmez ve bir şeyden
haberi olmaz. O hâlde düşüncesi de olmaz.
Melekler ise illiyyindedirler. Onlar kendi
derecelerinin dışına çıkmazlar. Her biri olduğu
derecede kalır. Kur'ân-ı Kerim'de onlar için,
«Bizden kimse müstesna olmamak üzere her
birimiz için malûm birer makam vardır» (2),
buyuruluyor. Hayvanlar esfel-i sâfilinde, yâni en
aşağıdadırlar. Yükselmeleri de mümkün değildir.
İnsan ise ikisinin arasındadır. Tehlikededir. Onun
terakki ederek meleklere ulaşması mümkün olduğu
gibi, tenezzül ederek, alçalarak hayvanlar
seviyesine de inebilir. Emaneti yüklenmenin
mânâsı, tehlikeyi taşımak olur. O hâlde, emanet
yükünü insandan başkası taşıyamaz.
Maksadımız birçoklarının bu sözü söylemediklerini
anlatmaktır. Bunda şaşılacak bir şey olmadığı
böylece anlaşılır. Çünkü, misafirler, yolcular,
mukimlere muhalif olurlar, işleri birbirine uymaz.
Halkın çoğu ise mukîmdir, sefere çıkmıyorlar.
Misafirler, yola çıkıp yol alanlar pek azdır! Hisler
ve hayâllerin yeri olan vatanda yerleşmiş olana,
işlerin hakikati ve ruhu asla bildirilmez. O kimse
rûhanî olamaz, ruhlara mahsus olan şeyleri
bilemez. Bunun için, bu bahis, kitaplarda çok az
anlatılır. O hâlde âhireti tanımak hakkında bu
kadarla iktifa edelim; zira bundan fazlasını akıl
almaz. Hattâ birçok akıllar bile bu kadarını
kavrayamaz.
(1) 33 - Ahzâb: 72.
(2) 37 - Sâffat; 164.
ONBEŞİNCİ FASIL
ZAYIF BİR ZANLA BİLE ÂHİRETİ İNKÂR
CAİZ DEĞİLDİR
Bir kısım ahmaklar vardır ki, işleri ne kendi
basiretleriyle [görüşleriyle] anlayabilirler, ne de
şerîatin bildirdiğini kabul ederler. Âhiret işlerinde
şaşar kalırlar. Onları şüphe kaplamıştır. Ve bazan
da şehvetlerinin galebe çalmasiyle, yaratılışlarının
icabına uyarak âhireti inkâra kalkarlar. Kalblerinde,
bu inkâr meydana gelir, şeytan da onu arttırır.
Cehennemi anlatmak için bildirilenleri; insanlan
korkutmak için, Cennet hakkında söylenenleri ise,
asılsız tatlı hayâller şeklinde söylenmiş
zannederler. Bu yüzden şehvet ve arzularına
uyarlar. Şeriatın emir ve yasaklarını dinlemezler.
Şeriata uyanlara hakaret gözü ile bakarlar. Şeriata
uyanlar için; onlar aldanmışlardır, aldatılmışlardır,
dediler. Böyle bir ahmağın böyle sırları delilleri ile
anlayabilmesi mümkün müdür? O hâlde, açık bir
sözle, düşünebilmesi için onu davet etmek
icabeder. Ve ona denir: Eğer senin zann-ı galibin
bu yüz yirmi dört bin peygamberin, bütün evliya,
âlim ve hakîmlerin yanıldığı, aldandığı şeklinde ise
ve sen bu ahmaklığınla bu hâlleri anladınsa, elbette
bu yanılman seni tutar ve gururlandırır. Çünkü,
âhiretin hakikatini bilmiyor, ruhanî azabı
anlamıyorsun. Çünkü, ruhanî olan şeylerin misalini
ve şeklini hisler âleminden kabul etmiyorsun! Eğer
yanılmasını caiz görüp, «İkinin birden fazla
olduğunu bildiğim gibi, ruhun hakikati olmadığını
biliyorum. O baki olamaz, ona öldükten sonra,
cismanî ve ruhanî bir rahatlık ve acı olmaz» dese, o
kimsenin mizacı bozulmuştur. Ona artık ümid
etmemelidir. O, Allahü Teâlâ'mn haklarında «Eğer
onları doğru yola çağırırsan, asla hidâyete
gelmezler» (1), buyurduklarından olmuştur.
«Bunun imkânsız olması benim için zarurî değildir.
Çünkü bu mümkündür. Fakat pek uzaktır. İşin
hakikatini tamamen bilmediğim ve bu hususta
zann-ı galibim olmadığı için zayıf bir zanla bütün
ömrümce kendimi niçin her şeyden men edip,
lezzetlerden uzak durayım» derse, cevabında deriz
ki: Madem ki bugün bu kadarını söyledin, şeriatın
yolunu kabul etmen akıl icabı sana lâzım oldu.
Çünkü tehlike büyük olduğu zaman zan zayıf olsa
da ondan kaçılır. Meselâ sen bir yemeği yemeye
başlarken, birisi sana, bu yemekten yılan yemiştir,
derse o yemeği yemezsin. O kimse yalancı olsa,
yemeği kendi yemek istese de yine yemezsin.
Fakat, sözü doğru da olabilir diye düşündüğün için,
kendi kendine, eğer yemezsem, açlığa katlanmak
kolaydır, yersem belki doğru söylemiştir, o zaman
zehirlenirim, ölürüm dersin. Bunun gibi, hasta
olsan vaziyetin tehlikeli olsa, dua yazan bir kimse
sana; «Bana bir dirhem gümüş verirsen, bir kâğıda
sana dua yazarım ve yaptığım şeylerle iyi olursun»,
derse bu yazı ve şekillerin sıhhatle alâkası
olmadığını bilsen de kendi kendine, «Belki doğru
söylüyor, bir dirhemi elden çıkarmak bir şey
değil», dersin. Eğer müneccim; «Ay filân yere
gelince, şu ilâcı içersen iyileşirsin», derse onun
sözü ile bu sıkıntıya katlanırsın ve «Olur ki doğru
söylüyor, eğer yalan söylüyorsa bu sıkıntıya
katlanmak zor değildir», dersin.
O hâlde, aklı olan hiçbir kimse, yüz yirmi dört bin
peygamberin ve dünyanın en büyük evliya ve
âlimlerinin hep birden söyledikleri sözü, bir
müneccimin, muskacının ve Hıristiyan bir hekimin
sözünden aşağı tutmaz. Çünkü, bunların sözü ile
kendine biraz eziyet veriyor ve daha büyük olan acı
ve eziyetlerden kurtulmak istiyor. Az olan elem ve
ziyan, bir şeye nisbetle az olur. Bir kimse dünyanın
ömrünün ne kadar olduğunu, evveli olmayan
ebedden, sonu olmayan ezele nisbetle ne kadar
olduğunu düşünse, çektiği elemlerin, o büyük
tehlike yanında ne kadar az kalacağını anlar.
Bahusus kendi kendine, «Eğer onlar doğru
söylüyorkarsa ve ben böyle bir azabta kalırsam, ne
yaparım? Rahatla geçirdiğim şu birkaç gün ne
fayda verir. Doğru söylemiş olabilir de!» diyebilir.
Ebedin mânâsı şudur ki, bütün âlem buğdayla dolu
olsa ve bir kuşa bir senede bir buğday tanesi
yiyeceksin dense o buğday taneleri biter de, ebed
yine hiç azalmaz. O hâlde, bu kadar uzun bir zaman
devam eden azab, ruhanî de olsa nasıl çekilebilir?
Dünyanın ömrü, onun yanında ne kadar kalır ki?
Hiçbir akıllı kimse yoktur ki, bu düşüncede olsun
da, ihtiyat [tedbir, sakınma] yolunu ve bu
tehlikeden kaçmayı ister sıkıntı ile olsun, ister zan
ile olsun, lüzumlu görmesin. Zira insanlar ticaret
için denizlerde dolaşır, uzun yolculuklara katlanır
ve çok sıkıntı çekerler. Bunları zan ile yaparlar.
Eğer bir kimsede yakîn yoksa, zayıf bir zan da mı
yoktur? O hâlde, kendine acıyorsa bunun ihtimal
olmasına da ehemmiyet verir.
Bunun için Emîrü'l-mü'minin Hz. Ali (r.a.) bir
dinsizle münazara ederken buyurdu ki: «Eğer senin
dediğin gibi ise sen de ben de kurtuluruz. Fakat
bizim söylediğimiz gibi ise, biz kurtulduk ve sen
düştün, ebedî azabta kaldın». Emirü'l-mü'minîn
Ali'nin (radıyallahü anh) böyle söylemesi, o
mülhidin [imansız, dinsiz] zayıf aklına göre
konuştuğu içindir. Yoksa sözünde ve itikadında
şüpheli olduğu için değildir. Fakat yakîn olan yolun
o mülhid tarafından anlaşılamayacağını anlamıştı.
O hâlde, dünyada âhiret azığıyla uğraşanlardan
gayrisi gayet ahmaktır. Bunun da sebebi gaflet ve
düşüncesizlik. Çünkü dünya şehvet ve arzuları,
bunu düşünmelerine zaman bırakmıyor. Yoksa,
yakîn ile ve zann-ı galib [galip ihtimal] ile, hattâ
zayıf bir zan ile bilenlerin hepsine, akıl icabı, o
büyük tehlikeden kaçmak, emniyetli ve ihtiyatlı bir
yol tutup Allahü Teâlâ'nın dilemesiyle selâmete
kavuşmak vâcib olur.
Müslümanlık unvanındaki kendini tanımak, Allahü
Teâlâ'yı (Celle celâlühü ve azzame şânühû ve azze
kibriyâühü ve la ilahe ğayruhû) tanımak, dünya ve
âhireti tanımak kısımları tamam oldu.
Bundan sonra Müslümanlığın şartlarına
başlayacağız. Inşâllahü'1-azizü vahdeh...
(1) 18 — Kehf: 57.
MÜSLÜMANLIĞIN ŞARTLARI
[Dört Rükündür]
BİRİNCİ RÜKÜN
İBÂDETLER
[Kişinin kendisini ibâdetle süslemesi mevzuunda
olup 10 asla ayrılır]
BİRİNCİ ASIL
EHL-İ SÜNNET İTİKADINI DOĞRU
ÖGRENMEK
Müslüman olan bir kimseye, en önce, dil ile
soyledigi «LÂ İLÂHE İLLÂLLAH
MUHAMMEDUN RESÛLULLAH» sözünun
manasını kalbii ile bilmesi ve inanması farzdır.
Bundan hiç şüphe etmemelidir. Müslumanlıgın aslı
için, yani Müslüman olmak için, inanması ve bu
imanda şüphenin bulunmadığına kalbin karar
vermesi kafidir. Delil ve hüccetlerle bilmek her
Musluman'a farz-ı ayın değildir. Zira Peygamber
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Arabların
delil ile bilmesini, ilm-i Kelam okumasını,
şüphelerini araştırıp bunların çözülmelerini emir
buyurmadı. Belki tasdik ve inanmayı kâfi gördü.
Avamın derecesi bundan fazla olamaz.
Fakat soz soylemesini bilen, şiipheye düşen ve
cahili şüpheye düşürecek olan bir kimsenin
şiiphelerini gideren bazı âlimlerin bulunması
lazımdır. Bu ilme «Kelâm» denir. Bu farz-ı
kifâyedir. Bir şehirde bu şekilde bir iki kimsenin
bulunması yetişir. Cahil itikad sahibi olup, kelâm
âlimi, onun itikadının muhafızı ve rehberi olur.
Kendini tanımanın hakikati ise, bu iki makamın
ötesinde bir başka yoldur. Bunun başlangıcı
mücâhededir. Mücâhede ve riyazet yolunda
gitmeyen kimse, bu dereceye tamamen kavuşamaz
ve davasında haklı olamaz. Çünkü, zararı kârından
fazla olur. Bu, perhiz etmeden ilaç alan kimseye
benzer ki, ölmesinden korkulur. Çünkü o ilaç
midesinin şeklini, halini bozar, şifa bulmadıgı gibi,
hastalık daha da artar.
Müslümanlık unvanında dediğimiz gibi, marifetin
hakikatinden bir numûne ve nişan vardır, bunu ehli
olan arar. Dünya ile alâkası olmayanlar, onunla
uğraşmayanlar ve ömründe Allahü Teala'yı aramak
ve istemekten başka şeyle uğraşmayanlar hariç
bunun hakikatini kimse arayamaz. Bu da zor ve
uzun bir iştir. O halde, herkesin gıdası olana işaret
edelim. Bu da Ehli Siinnet itikadıdır. Bu itikadı
kalbinde bulunduranlar için bu itikad, saadet ve
kurtuluş tohumu olacaktır.
İTİKAD
Bil ki, sen yaratılmışsın. Seni bir yaratan vardır.
Bütün âlemin ve alemdeki her şeyin yaratıcısı
O'dur. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yoktur. Bir
ikincisi yoktur. O. hep var idi. Varlığının başlangıcı
yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Ezel ve
ebedde varlığı lazımdır; yokluk O'na yol bulamaz.
Varlığı kendindendir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
O'na muhtaç olmayan higbir şey yoktur. Kıyamı,
Zâtı iledir. Her şeyin varlıkta durması O'nunladır.
TENZİH
O cevher değildir, madde değildir. Âraz değildir.
Hiçbir maddede bulunmaz. Hiçbir şeye benzemez.
Hiçbir şey O'na benzemez. Şekli yoktur.
Ölçülemez. Nasıl ve ne gibi diye sorulamaz. O
deyince, kemmiyet ve keyfiyet olarak akla, hayale
gelen her şey O değildir. Çünkü bunlar,
yarattıklarının sıfatlarıdır. O, mahlûklar gibi
değildir. Akla, vehme, hayale gelen her şeyi O
yaratmaktadır. Küçüklük ve büyüklük ölçüleri
O'nun için söylenemez. Çünkü bunlar da madde
âleminin vasıflarıdır. O ise cisim, madde değildir.
Hiçbir madde ile bağlantısı yoktur. Bir yerin
üstiinde değildir. Bir yerde değildir. Kendisi yer
kabul edici değildir. Âlemde olan her şey Arş'ın
altındadır. Arş ise, O'nun kudreti ve kuvveti
altındadır. O, Arş’ın üstündedir. Bu, cismin bir
cisim üzerinde olması gibi değildir. Çünkü O,
cisim değildir. Arş O'nu taşıyor, üzerinde tutuyor
demek de değildir. Arş ve Arş'ı tutan meleklerin
hepsi O'nun lûtfu ve kudreti ile duruyorlar. O
ezelde, sonsuz öncelerde nasılsa, simdi hep öyledir.
Arş'ı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedi sonsuz
geleceklerde de hep öyledir. Çünkü tegayyur ve
değişme, zâtı ve sıfatları hakkında söylenemez.
Eğer sıfatta değişme olsa, noksanlık olur. Noksan
olan da Allah olamaz. Bir sıfatı sonradan kâmil
olsa, önceden noksan olmuş olurdu ve kemale
muhtaç olurdu. Böylece yarattığına muhtaç olurdu.
Muhtaç olan Allah olamaz. Hiçbir mahlûkuna
benzemez ise de, bu dünyada O'nu bilmek ve
Ahirette O'nu görmek olur. Bu dünyada nasıl
olduğu anlaşılmadan bilindiği gibi, öbür dünyada
da, anlaşılmadan görünecektir. Cünkü o göruş, bu
dünya görüşüne benzemez.
KUDRET [GÜCÜ YETMEK]
Hiçbir şeye benzemediği halde, her şeye kaadirdir.
Kudreti, gücü yetmesi tamdır. Acizlik, noksanhk ve
zayıflık O'nun için soylenemez. Her istediğini
yaptı, her ne isterse yapar. Yedi kat gökler yer, Arş
ve Kürsî ve var olan her şey O'nun yed-i kudretinde
olup hepsi O'nun emrindedir. O'ndan başka.
kimsenin elinde bir şey yoktur. O'nun ise
mahlûkattan eşi ve ortağı yoktur.
İLİM [BİLMEK]
Olmuş ve olacaklar mümkün ve mümteni'
[imkansız] her şeyi bilicidir. İlmi her şeyi
kuşatmıştır. Arş-ı âlâdan yerin merkezine kadar
hiçbir şey O’nun bilgisinden hariç değildir. Çunkii,
hepsi O'ndan ve O'nun kudretinden meydana
geliyor. Sahralardaki kumların, ağaçlardaki
yaprakların kalblerdeki düşüncelerin ve havadaki
zerrelerin [atomların] sayısını ve yedi kat gökleri
sonradan gelen ve değişen bir ilim ile değil, hiç
değişmeyen ilm-i ezelisi ile bilir.
İRADE [İSTEMEK, DİLEMEK]
Alemdeki her şey, O'nun dilemesi ve istemesi
iledir. Çok olsun az olsun, küçük olsun büyük
olsun, hayır olsun şer olsun, sevap olsun günah
olsun, küfür olsun iman olsun, fayda olsun ziyan
olsun, değerli olsun değersiz olsun, acı olsun rahat
olsun, hastalık olsun sıhhat olsun, hepsi ve hepsi
O'nun takdir ve dilemesi, kaza ve hükmü iledir.
Bütün alem, insanlar, cinler, şeytanlar ve melekler
bir araya gelse ve bir zerreyi kımıldatmak, bir şeyin
üzerine koymak, artırmak yahut azaltmak isteseler;
O istemedikten sonra hepsil aciz kalıp, yapamazlar.
Belki yalnız O'nun dilediği olur. Olmasını dilediği
şeye, hiçbir şey ve hiçbir kimse mani olamaz. Olan,
olmuş olan ve olacak olan şey O'nun tedbir ve
takdiri iledir.
SEMİ’ VE BASAR [İŞİTMEK VE GÖRMEK]
Malûm olan her şeyi bildiği gibi, ne kadar gizli
olursa olsun, her şeyi duyar, ne kadar ince olursa
olsun, her şeyi görür, görüp işitmesinden hiçbir şey
kaçmaz. Uzak ve yakın O'nun duyması için aynıdır.
Karanlık Ve aydınlık, görmesine engel olamaz.
Gece karanlığında karıncanın yürürken ayağının
çıkardığı sesi duyar. Toprak altında bulunan
böceğin rengini ve şeklini görür. Görmesi göz ile
değildir. İşitmesi kulakla değildir. Hususan, bilmesi
tedbir ve düşünce ile, yaratması da alet ile değildir.
KELÂM [SÖYLEMEK]
Emri, herkese farzdır. Verdiği haberlerin hepsi
doğrudur. Müjde ve tehdidi doğrudur. Emir, haber,
va'd ve vaîd [tehdit] hepsi O'nun sözüdür. O Hayy,
Âlim, Kaadir, Görücii ve İşitici olduğu gibi;
Söyleyicidir de. Musa aleyhisselama vasıtasız
söyledi. Söylemesi; damak, dil, dudak ve ağızla
değildir. İnsanın kalbindeki söz, harfsiz ve
sessizdir. Allahü Teala'nın konuşması bu sıfattan
da uzak ve münezzehtir. Kur'an-ı Kerim, Tevrat,
İncil, Zebur ve bütün peygamberlerin kitapları
O'nun sözüdür. O'nun sözii, O'nun sıfatıdır, Yani
kelâm sıfatıdır. Biitün sıfatları kadîmdir, daima var
idiler.
Allahü Teala'nın zâtı kalbimizde biliniyor. Dil ile
zikrolunuyor. Bizim bilmemiz mahlûk, bilinen ise
kadîmdir. Bizim zikrimiz mahlûk, zikr olunan ise
kadîmdir. Kelamının aslı da bunun gibi kadîmdir.
Kalblerimizde ezber olarak durur. Dillerimizde
okunur. Mushafa yazılır. Ezberlenen mahluk değil,
ezberleme mahlûktur. Okunan mahlûk değil,
okuma mahlûktur. Yazılan mahlûk değil, yazma
mahlûktur.
EF'AL [ALLAHÜ TEÂLÂ'NIN FİİLLERİ]
Âlemdeki her şeyi O yaratmıştır. Yarattıklarını öyle
yaratmıştır ki, ondan daha iyisi ve güzeli olamaz.
Biitün akıllıların aklı bir araya gelse ve bu
memleketin şeklinin daha başka ve fakat daha
güzel olması için düşünseler, yahut bundan daha
güzel tedbir arasalar, yahut bir şeyi azaltıp yahut
çoğaltmak isteseler yapamazlar. Bundan daha iyisi
olur diye düşündükleri yanlıştır. O'nun işinin ve
hikmetinin sırrını anlayamazlar. Böyle olanlar şu
kör gibidir ki, bir odaya girer, orada her şey yerli
yerindedir, ama o görmez. Bir şeye çarpınca, bir
şeyi devirince, «Bunu niye yol üstiine ayak altına
koyarlar?» der. Hâlbuki o şey ayak altında değildir.
Fakat o kimse yolu görmüyor.
Yarattığı her şeyi adaletle ve hikmetle [bir fayda
ile] yaratmıştır. Ve olması icabeden şekilde
yaratmıştır. Eğer bu yarattığından daha mükemmeli
miimkün olsaydı ve onu yaratmasaydı, ya âciz
olurdu veya bahîl olurdu. Bunların ikisi de Allahü
Teala için söylenemez. O halde, sıkıntı, hastalık,
fakirlik, bilgisizlik ve acizlik gibi yarattığı şeylerin
hepsi adaletledir. Zulüm yapması mumkün
değildir. Çiinkii zulüm, başkasının mülküne
tasarruftur. O'nun bir başkasının mülkünde tasarruf
etmesi olamaz. Ciinkü O'ndan başka mülk sahibi
yoktur. Olmuş olan ve olabilecek olan bir şey Bir
Zâtın mülküdür. Mâlik O'dur. Ortağı ve eşi yoktur.
AHİRET
Yaratılan âlem iki şekildedir: Cesedler alemi ve
ruhlar alemi. İnsanların rûhunu, âhiret azığını bu
dünyada elde etmeleri için, madde âleminde
bulundurdu.
Herkese bu dünyada kalacak kadar bir zaman takdir
etti. Ahiret, ecel müddetinin sonu olur. Çünkii
orada artma ve eksilme olmaz. Ecel gelince canı
bedenden uzaklaştırır. Hesap ve mükâfat günü
olan kıyamette, ruhu bedene verir ve herkesi
diriltir. Herkes kendi yaptığını görür. Yaptıkları bir
kitapta yazılmıştır. Yaptıklarının hepsi ona
hatırlatılır. Günahlarının ve sevaplarının sayısı ona
bildirilir. Amellerini tartan bir terazi vardır. Bu
terazi, dünya terazilerine benzemez.
SIRAT
Sonra herkese Sırat'tan geçmesi emrolunur. Sırat,
kıldan ince kılıçtan keskindir. Bu dünyada sırât-ı
müstakîmde olan, yani doğru yolda gidenler, o
Sırat'ı kolaylıkla geçerler. Doğru yolda
bulunmayanlar Sırat üstünde yürüyemezler ve
Cehennem'e düşerler.
Sırat'ın başında herkesi tutarlar, yaptıklarının
hepsinden sual sorarlar. Sâdıklardan ise sıdkın,
doğruluğun hakikati sorulur. Münafıkları ve
riyakarları utandırlar, rezil ederler.
Bir grubu hesapsız Cennet'e gönderirler. Bir
kısmının hesabı kolay olur. Bir kısmının zor olur.
Sonunda bütün kâfirler Cehennem'e atılır. Aslâ
kurtulamazlar. Müslümanların mutîlerini Cennet'e,
âsilerini Cehennem'e gönderirler. Peygamberlerin
ve din büyüklerinin şefaatine kavuşan afvedilir.
Şefaat olunmayanlar Cehennem'e götürülür.
Günahı miktarınca ona işkence yaparlar. Sonunda
Cennet'e götürülür.
PEYGAMBERLER
Allahü Teâlâ bunu takdir eyleyince, İnsanın
amellerini bazılarının saadetine ve bazılarının
şekavetine sebep eyleyince ve insanın kendi başına
onu tanıyamayacağını da bilince, rahmet ve fazlı ile
peygamberleri yarattı. Ezelde tam saadetlerine
hükmedilenleri bu sırra âşina eylemelerini emretti.
Onlara haber verdi, iyi ve kötü yolları insanlara
göstermek için insanlar arasına saldı. Böylece hiç
kimsenin elinde delil kalmadı. Nihayet en son
olarak bizim Peygamberimiz Muhammed
aleyhissalâtü vesselamı, mahlûkata gönderdi. Onun
peygamberliğini en olgun derecede eyledi. Bundan
daha fazlası mümkün olamazdı. Bunun için onu
peygamberlerin sonuncusu eyledi. Çünkü ondan
sonra hiçbir peygamber gelmez. Bütün mahlûkatın,
cinlerin, insanların, ona uymalarını emretti. Onu
biitün peygamberlerin efendisi eyledi. Onun
ahbaplarını ve ashâbını, bütiin peygamberlerin
ahbap ve ashabından iyi eyledi. Salevâtullahi
aleyhi ve ala sâiri'n - nebiyyîne ve alâ âlihî ve
eshabihit't - tahirîne ecmaîn.

 

Hadis-i Şerif

1- Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Bir seferde Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Cemaat, yüksek sesle tekbir almaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:  "Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra duâ ediyorsunuz; ne de bir gâibe! Muhakkak siz işiten yakın bir zâta duâ ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir." Ebû Mûsâ: "Ben onun arkasındaydım ve 'lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' diyordum. Bunun üzerine de: "Ey Abdullah bin Kays! Sana cennet definelerinden bir define göstereyim mi?" dedi. Ben: "Hay hay yâ Rasûlallah!" dedim. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' de!" buyurdu. (Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704)

2- "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever." (Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677) Diğer rivâyet şöyledir: "Gerçekten Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer." (Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677)

3-"Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber' demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir." (Müslim, Zikir 10)

4-"Bir kimse günde yüz defa, 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu, ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O'nundur, hamd de O'na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)' derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere 'Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)' derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur." (Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691)

5-"İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah'a makbuldürler. (Bunlar:) 'Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah'ı tenzih ederim)' (kelimeleridir)." (Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694)

6- "Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah'ı tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur ve Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)' demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür." (Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695)

7- Mus'ab bin Sa'd (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: 'Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanındaydık. "Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?" diye sordu: "Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir" buyurdu. (Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed'ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu't-Tesbîh)

8- Muhâcirlerin fakirleri Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek: 'Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve devamlı nimetleri alıp gittiler' demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Neymiş o" diye sordu. Muhâcirler: '(Ne olacak,) Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor; bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama,) Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle âzâd ediyor, biz edemiyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha fazîletli olamaz; meğer ki sizin yaptığınız gibi yapmış olsun!" buyurdu. Muhâcirler: 'Hay hay yâ Rasûlallah!' dediler. Rasûlullah: "Her namazdan sonra otuz üç kere tesbih (sübhânallah), tahmid (el-hamdu lillâh) ve tekbir (Allahu ekber zikri) edersiniz." Bunun üzerine fakir muhâcirler Rasûlullah (s.a.s.)'a dönerek: 'Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bunun mislini onlar da yaptılar' dediler. Rasûlullah: "(Ne yapalım,) Bu, Allah'ın bir fazl u keremidir; onu dilediğine verir" buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142, hadis no: 595)

9- "Bir kimse her namazın sonunda Allah'a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadîr' derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur." (Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597)

10- "Bir kimse, on defa 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd de O'na mahsustur. O her şeye kaadirdir)' derse, İsmâil oğullarından dört kişi âzâd etmiş gibi olur." (Müslim, Zikir 30, hadis no: 2693)

11- “Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir gün sordu: “Size amellerinizin en hayırlısını, sizin derecenizi en çok artıracak, Melîkiniz nezdinde en temiz, sizin için altın ve gümüş bağışlamanızdan daha hayırlı, sizin için düşmanınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, onlar da sizin boyunlarınızı vurmalarından da hayırlı amelinizi haber vereyim mi?” “Bu nedir ey Allah’ın Rasûlü?” dediler. “Allah’ı zikretmektir!” buyurdu. (İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an

24)
12- İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanlar(ın bir kısmı), belâya mâruzdur. Bir kısmı da âfiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz âfiyete de hamd edin.” (İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2, 986)

Namaz Vakitleri