Muhammed Zuhdu(K.S.)

Muhammed Zuhdu

Muhammed Zuhdu

Decrease Size Reset font to default Increase Size


Hadis-i Şerif

Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir ramazan diğer ramazana hep kefârettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.

Kıyamet Alametleri

Muhammed Zühdü Slide


Fethur Rabbani (A.Geylani) Yazdır e-Posta

Ey oğul! İki adım vardır ki, eğer bu iki adımı

atabilirsen Hakk’a ulaştın demektir. Eğer kalbin ve

ruhunla, dünyayla ahiretten birer adım, nefsinle

diğer insanlardan da birer adım uzaklaşabilirsen,

Hakk’a ulaşmış olursun. Sen, kalbin ve ruhun ile

bu zahirleri terket. İşte o zaman önce başlangıçta,

sonra da sonda Hakk’a vâsıl olursun. Sen önce

başla. İlk adımı at. Onu tamamlamak, Aziz ve Celil

olan Allah’a düşer. Başlamak senden, bitirmek de

Aziz ve Celil olan Allah’tan.

Öyle yatağında, yorganının altında ve kapalı

kapılar ardında miskin miskin durma. İş ara.

Çalışmak istediğini söyle.

Eğer bina sağlam bir temel üzerine oturtulursa,

yıkılmaz. Yerinde karar kılar. Sağlam bir temel

üzerine oturtulmadığı taktirde ise, kısa zamanda

çöker, yıkılır. Tıpkı bunun gibi, eğer sen de kendi

halini dinin zahir hükümleri üzerine oturtursan, hiç

kimse ona noksanlık veremez, herhangi bir yerinde

gedik açamaz. Fakat eğer dinî hayatını onun zahir

hükümleri üzerine oturtmazsan, durumun sağlam

olmaz. Dinî hayatının bir tarafında bir gedik

açılabilir. Temel çürük olduğu için, bir mertebeye

de ulaşamazsın.

Allah yolunda halka hitab etme yetkisi insanlardan,

onların da salihlerinden, pek ender kişilere nasib

olur. Salihlerin adeti susmak, sükut etmek,

mümkün mertebe konuşmamak, daha çok dinlemek

ve tefekkür etmektir. Gerçi konuşmakla

görevlendirilenleri de vardır. Böyleleri,

istemeyerek ve her türlü meşakkatlere katlanarak

konuşurlar. Bu konuşmalardan sonra, hakikatler

aşikar hale gelir. İmam-ı Ali Efendimiz, bu

konularla ilgili bazı sözlerinde şöyle der:

- Eğer perde kaldırılmış olsa, imanımdaki kesinlik

ve sarsılmazlıkta hiçbir artış olmaz. (İmanım o

derece sağlam, kavi ve sarsılmaz bir noktaya

gelmiş ki, hakikatlerin önündeki perdenin

kalkmasının bile imanıma vereceği bir sağlamlık

yok.)

- Görmediğim Rabbe ibadet etmem. (İbadet

sırasında Rabbimi görüyorum.)

- Kalbim bana Rabbimi gösterdi.

İlim, kâmil âlimlerin ağzından öğrenilir. Âlimlerin

meclislerinde hüsn-ü edeple oturunuz. Onlara itiraz

etmeyiniz. Onların meclislerine, ilim ve

irfanlarından yararlanmak maksadıyla gidiniz.

Başka maksatlarla gitmeyiniz. Ta ki, ilimlerine siz

de nail olasınız. İlim ve irfanlarının bereketi size de

gelsin. Faydaları, size de şamil olsun.

Ariflerin yanında, sükut ederek oturunuz.

Zahidlerin yanında, onlara rağbet edip ilgi

göstererek oturunuz.

Arif, içinde bulunduğu her anda, Allah’a, bir

önceki andan daha yakındır. Arifin, İzzet ve Celâl

sahibi Rabbine karşı beslediği huşu, tevazu ve

alçakgönüllülük, her gelen an yenilenir. O, gaipten

değil, hâzırdan korkar. Yani onun nazarında Rabbi,

her an hâzır ve nâzırdır, gaib değildir. Huşusunun

artması, Rabbine olan yakınlığının artması

nisbetindedir. Rabbinin huzurunda dilsizliğinin

artması, O’nu müşahedesinin artması kadardır.

Kim ki Aziz ve Celil olan Allah’ı tanırsa nefsinin,

hevasının, tabiatının, âdetinin ve bedeninin dilleri

tutulur, dilsiz olur. Buna karşılık kalbinin, özünün,

halinin, makamının dilleri açılır. Onlar tutulmaz,

dilsiz olmaz. Nail olduğu nimetleri açığa vurarak

konuşurlar. İşte bunun içindir ki arifler, daha çok

sükut ederek otururlar. Ta ki, kendilerinden

faydalanılabilsin. Kalplerinden fışkıran irfan

şarabından içilebilsin.

Kim ki İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı bilenlerle haşır

neşir olmayı arttırırsa, o, nefsini bilir. Rabbine

karşı da daha çok mütevazi olur. İşte bunun içindir

ki, şöyle denir:

-Nefsini bilen, Rabbini bilir.

Nefs, kul ile Rabbi arasında bir perdedir. Nefsini

tanıyan, Allah’a da, yaratıklara da mütevazi

davranır. Nefsini tanıyan, ondan sakınır. Onu

tanıdığı için Allah’a şükreder. Bilir ki, Allah ona

nefsini, sırf kendisinin dünya ve ahiret iyiliğini

istediği için tanıtmıştır.

Arifin zahiri Allah’a şükür ile, bâtını da O’na hamd

ile meşguldür. Zahiri yükselmekte, bâtını

toparlanmaktadır. Neşesi içindedir, kederi

dışındadır. Bu, sırf halini gizlemek için böyledir.

Arif, müminin aksine bir hal içindedir. Zira

müminin kederi kalbinde, yani içindedir, sevinci

ise yüzünde, yani dışındadır.

Nefsini bilen, bütün hallerinde müminin aksi bir

halde bulunur. Mümin, hal sahibidir. Hal,

değişikliklere uğrar. Arif ise makam sahibidir.

Makam değişikliklere uğramaz, sabittir.

Allah dostlarının mecnunluğu, tabii adetleri,

nefsani ve hevaî fiilleri terketmek ve şehvani,

nefsani zevklere karşı koyar olmak demektir.

Yoksa, aklını kaybetmiş deliler anlamında

mecnunlar değillerdir.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Hasan Basri

Hazretleri şöyle der: “Eğer siz Allah dostlarını

görmüş olsaydınız, onların deli olduklarına

hükmederdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı, bir

an bile Allah’a inanmamış olduğunuza

hükmederlerdi.”

Bence, iyiliği emredip kötülükten sakındırma

görevini yapan kişi, inzivaya çekilmiş bin abidden

daha hayırlıdır. Zira abid, nefsi kendisini helâke

sürüklemesin diye inzivaya çekilmiş, böylece

onunla mücahedeyi, bir bakıma terketmiş demektir.

Eğer nefsi kalbe ve öze tâbi olduğu bir halde

inzivaya çekilmişse, bu makbuldür. Zira bu

durumda nefs, onlara tâbi olur. Onların görüşünden

çıkmaz. Onlarla birlik olur, aralarında fark kalmaz.

Kalp ile özün emrettiğini, nefs de emreder. Onların

yasakladığını o da yasaklar, onların seçtiğini o da

seçer. Bu taktirde nefs, nefs-i mutmainne haline

gelir. Kalp, öz ve nefs, hepsi de bir gayede ve bir

hedefte birleşirler. Nefs bir mertebeye erdiği

zaman, onunla mücahede gevşetilebilir.

Kur’an Yaratık Değildir

Ey ahali! Allah’ın kitabına hürmet ediniz. Onunla

edepleniniz, onunla ahlâklanınız. O, Allah ile sizin

aranızda yegane vuslattır. Allah ile sizi birbirinize

bağlayan yegane bağdır.

Kur’an’ı mahlûk, yani sonradan varedilmiş bir şey

saymayınız. O, sonradan yaratılmış herhangi bir

varlık değildir. Bilakis, Allah’ın ezelî, ebedî

kelâmıdır. İzzet ve Celâl sahibi Allah, Kur’an için,

“Bu benim kelâmımdır,” deyip dururken, siz,

“Hayır, o senin kelâmın değildir,” demeyin. İmam

Şafii ile İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle derlerdi:

“Kalem mahlûktur, sonradan varolmuştur. Fakat

kalemin mushaflara yazdığı, mahlûk değildir.

Kur’an’ı ezberleyen kalp, zihin, mahlûktur,

sonradan varolmuştur. Fakat ezberlenen şey,

mahlûk değildir.”

Gizli Şirk (Putperestlik)

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin

müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine

bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet

getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle Lâ

ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”

diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun.

Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var. Senin, devlet

büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman,

içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi

kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına,

kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde

birer ilâhtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı,

bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen,

içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte

bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat

kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp

güvendiklerini söylerler.

Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman,

bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun.

İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise,

yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış

oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin,

Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman

yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna

düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun.

Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin

ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire

itibar yoktur.

Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe

illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin?

Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin

putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma

bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i

söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça,

bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz.

Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise

şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin

de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller

ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü

olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler.

Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar;

ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma)

iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira

nefsleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar,

kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını

istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun

düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde

takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya

başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim

olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar.

Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar.

İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.

Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey,

senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden

korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey,

senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan

Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da

kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin

ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra

görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da

güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.

Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın

hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla

durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran

bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte

olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip

kabul eltiği zaman, artık insanları ve diğer

varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve

suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz.

Melekler içinde resim, suret bulunan eve

girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar

bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan

gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır.

Evi temizle.

Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk

edenler! Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de

bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki

ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler,

nefsani arzular. Kiminizinki övülme, halktan tasvip

görme, alkış toplama.

Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan

gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun

putudur.

Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan

bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da

onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal,

Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.

Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu

insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman

insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine

benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı

kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın

insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine

mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Paraya

tapıyorsun. Senin Allah’ın para.

Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri,

halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî

imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve

kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır.

İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere

taparlar...

Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve

hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun

ve O’na saygı göstermediğin takdirde, senin

hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki

hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden

olursun. Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk

et. İşte o zaman, putlar sana boyun eğecektir.

Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun. Mesela

namaza dururken ve gene namaz sırasında, “Allahu

Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun.

Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin

kalbinde, Allah’tan başka bir ilâh vardır. Kendisine

güvenip bağlandığın her şey, senin ilâhındır,

mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine

ümit beslediğin her şey, senin ilâhındır, taptığındır.

Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu

müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer

sen, taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen,

değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına

yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda

vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça, o

kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her

şeyi kalbinden yoketmedikçe, saadete eremez,

bahtiyar olamazsın.

Nefs

Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir,

ya da aksi halde, “Ben müslümanım,” deme. Sen

nefsinle beraber olmaya devam eltiğin müddetçe,

bu mevkiye erişemezsin. Sen, nefsinin heveslerini,

arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam

ettiğin müddetçe onun kaydındasın, onun ipine

bağlısın. Nefsinin hakkını ver, fakat heveslerine,

arzularına ve zevklerine engel ol. Onun bekası,

kendisine haklarının verilmesiyledir. Helâkı ve

mahvolması da, hazlarının, heveslerinin ve

arzularının verilmesiyledir. Nefsin hakları, ihtiyaç

miktarınca yiyecek, içecek, giyecek ve meskendir.

Hazlar ise zevk aldığı şeyler ve şehvetler,

heveslerdir. Onun haklarını şeriat elinden al, yani

şeriatın ölçüleri dahilinde kendisine haklarını ver.

Hazlarını, Allah’ın ilmindeki ilâhi takdire bırak.

Ona daima helâl şeyler yedir, asla haram yedirme.

Aza kanaat et. Yeter ki helâl olsun. Nefsini buna

alıştır. Eğer ilâhi takdirde senin için daha fazlası

varsa ve gelirse, o da senindir.

Eğer felah, kurtuluş istersen, Rabbine itaat

konusunda nefsine muhalefet et, karşı gel. Eğer

nefsin Allah’a itaate yönelirse, muvafakat et.

Allah’a karşı günah işlemeye yönelirse muhalefet

et, karşı koy.

Nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe,

insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın.

İnsanlarla beraber olmaya devam ettiğin müddetçe

de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanıyamazsın.

Nefs, daima kötülüğe meyillidir. Bu onun fıtratıdır,

yaratılışıdır, tabiatıdır. Nefsle bütün hallerde

mücahede et. Nefsi mücahede ile yumuşat, erit.

Zira o, eridiği ve serkeşliğini yitirdiği zaman, akl-ı

selime ve kalbe teslim olur. Sonra kalp, sırr’a, öze

teslim olur. Öz de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a

teslim olur. Böylece hepsinin kaynağı, oraya

dayanır. Nefsi yumuşatıp eritme işini tamamladığın

zaman, sana kalbin yönünden şöyle seslenilir:

“Nefslerinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphe yok ki,

Allah ziyadesiyle merhametlidir,” (Nisa, 4:29).

Sen, nefsin boş ve bâtıl emellerini kır. İşte o

zaman, o sana itaat edecek, senin istediğin noktaya

gelecektir.

Nefsini tedavi etmeye çalış. Ona de ki:

- Yaptığın iyilikler kendi lehine, kötülükler de gene

kendi aleyhinedir. İyilik de yapsan, kötülük de

yapsan, sonucu kendine dönecektir.

Nefsine karşı mücahede et. Onun kötü duygularını

söküp atmak için savaş. Ta ki doğru yolu bulana

kadar.

İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurur: “Bizim

uğrumuzda mücahede edenlere gelince, onları

elbette doğru yolumuza eriştiririz,” (Ankebut,

29:69). Ve gene, “Eğer siz Allah’ın dinine yardım

ederseniz, O da size yardım eder,” (Muhammed,

47:7).

Nefse asla genişlik verme, müsamaha gösterme.

Onun isteklerine uyma. İşte o zaman felah bulur,

kurtulursun. Onun yüzüne hiçbir zaman gülme. Bin

sözünden ancak bir tanesine cevap ver. Ta ki

ahlâkça güzelleşinceye, sükunet buluncaya ve kani

oluncaya kadar. Eğer senden zevklerle ve hevaî

arzularla ilgili bir şey isterse, hep ileriye at, tehir et

ve kendisine de ki:

- Heveslerini cennete sakla!

Onu, mahrumiyetin acılığına sabrettir. Ta ki lütuf

ve ihsan gelsin. Eğer onu sabrettirirsen ve o da

sabrederse, Aziz ve Celil olan Allah, onunla

beraber olur. Zira, şanı yüce olan Allah şöyle

buyurur: “Hiç şüphesiz, Allah sabredenlerle

beraberdir,” (Bakara, 2:153).

Nefsinin hiçbir sözünü kabul etme. Zira o, mutlaka

şerre meyleder. Onun senden yapılmasını

isteyeceği şey, mutlaka şerdir. Eğer isteğine cevap

verecek olursan, cevabın mutlaka menfi olsun.

Nefse muhalefet etmek, onun düzelmesine vesile

olacak bir harekettir.

Nefs ile Hak, bir arada bulunmaz. Dünya ile ahiret

bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi ile birlikte ise, o,

Cenab-ı Hak’la beraberliği kaçırmıştır.

Sabırlı ol. Allah’ın emirleri ve yasakları

doğrultusunda hareket etmekte tahammül göster.

Eğer sabrın tam ve kâmil olursa, rızan da

tamamlanır, kemâle erer. Olumsuz hareket ve

davranışlardan sıyrılmışlık halin ortaya çıkar. Senin

yanında, her şey güzel olur. Her hareket ve

davranış, Allah’a şükre dönüşür. Allah’a uzaklık,

yakınlığa dönüşür. Allah’a şirk koşma, ortak

tanıma halleri, tevhide dönüşür. Artık insanlardan

ne zarar görürsün, ne de fayda. Senin için zıtlıklar

kalmaz. Tersine, kapılar ve yönler birleşir. Sadece

bir tek yön görürsün. Bu nokta öyle bir haldir ki,

insanların büyük çoğunluğu onu anlayamaz, idrak

edemez. Diyebiliriz ki bu seviye, ancak milyonda

bir insana nasip olur. Ve son nefesine kadar devam

edebilir.

Allah’ın huzurunda, bu seviyeye erişmiş olarak

ölmeye çalış. Daha ruhun bedenden çıkmadan

önce, sen nefsini öldürmeye gayret et. Onu, sabırla

ve hevai isteklerine karşı gelerek öldür. Yakında,

böyle hareket etmenin faydasını ve güzelliğini

göreceksin. Sabrın biter. Yani sabretme zamanları

sınırlıdır. Sabretme süresi tamamlandıktan sonra,

ardından mükâfatını toplama faslı başlar. Sabrın

mükafatı bitmez.

Ben, sabrettim. Sabrın sonunun da daima güzel

olduğunu gördüm. Önce öldüm. Sonra beni diriltti.

Onunla beraber oldum, onunla beraber malik

oldum. Seçim ve iradenin terki hususuda nefsimle

cihad ettim, savaştım. Sonuçta, benim için yukarıda

bahsettiğim haller hasıl oldu.

Önce bana gel. Beni ziyaret et. Sonra da Kâbe’ye

git, orayı ziyaret et. Ben Kâbe’nin kapısıyım. Bana

gel, ta ki nasıl haccedeceğini sana öğreteyim.

Sen, mânâya, muhtevaya ve öze değil, şekle rağbet

ettin, şekilciliğe ilgi gösterdin. Benim sohbetimi

isteyen, kendisine söylediklerimi kabul etsin,

onların gereği ile amel etsin. Ben nasıl hareket

ettiysem, o da öylece hareket etsin. Aksi halde,

benim sohbetime katılmasın: Zira bu şekilde

hareket etmeyen, kârdan çok zarar eder.

Ben bir ziyafet sofrasıyım. Fakat kimse benden bir

şey yemiyor. Kapı açık, fakat oraya kimse

girmiyor. Ben size hakikatleri kaç kereler

söyledim. Fakat siz beni dinlemiyor, sözlerime

kulak vermiyorsunuz. Ben bu söylediklerimi sizin

için, sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Kendim için

söylemiyorum.

Ben ne zaman ki kalbimden dünya sevgisini çıkarıp

attım, işte o zaman bu mertebeye ulaştım. Senin

tevhidin nasıl doğru olabilir? Sen Resulullah’ın şu

sözünü hiç duymadın mı ki: “Dünya sevgisi, her

hatanın başıdır.” Çıkarını sağlama ve zararları

defetme evinden çıkmadıkça, senin konuşmaya

hakkın yok.

Hızla esasa gel, temele koş. Temeli sağlamladığın

an, binayı yapmaya koyul. Temelin harcı fıkıhdır

(İslam hukukudur). Fıkıh dedimse bundan

maksadım, ilmihal ve fıkıh kitaplarında yazılan,

bedenle ve zahirle ilgili fıkıh değildir. Bilakis, kalp

fıkhıdır. Kalp fıkhı, seni Allah’a yaklaştırır. Zahirle

ve bedenle ilgili fıkıh ise, halka yakınlaştırır,

hükümdarlara ve devlet ileri gelenlerine

yakınlaştırır.

Zamanını ilim öğrenmekle geçiriyorsun, fakat

öğrendiklerinle amel etmiyorsun. Sen, Hakk’ın

huzurunda susmalı, sükut etmeli ve dilsiz

olmalısın. Ta ki, ondan konuşma izni gelinceye

kadar. Konuşma izni gelince de, gene O’nun

kudreti ile konuşursun, kendi kudretinle değil. Bu

durumda senin konuşman, kalplerin hastalıklarına

deva, özlere şifa, akıllara da ışık olur.

Nefsinle cihad konusunda sana yardım edenle

arkadaş ol. Onun sohbetinde bulun. Nefsinin

azmasına yardım edenle arkadaş olma. Eğer cahil,

ikiyüzlü (münafık), heva ve hevesler peşinde giden

bir şeyh, mürşid ile arkadaş olur, onun sohbetinde

bulunursan, o senin nefsinin azmasına yardımcı

olur. Bu tip şeyhlerin, mürşidlerin sohbeti, senin

aleyhine olur.

Senin yapacağın doğru hareket, nefsinin istek ve

arzularına cevap bile vermemek, onun söyleyeceği

sözlerle arana bir duvar çekmektir: Onu, tıpkı bir

deliyi dinler gibi dinle. Sözlerine asla iltifat etme.

Şehevî, bâtıl ve faydasız zevk ve arzularına kulak

asma. Senin mahvolman da, onun mahvolması da

onun istek ve arzularını kabul etmendedir. Eğer

onun bâtıl isteklerini kabul eder ve yerine

getirirsen, işte o zaman her ikiniz de

mahvolursunuz. Senin kurtuluşun da, onu kurtuluşu

da onun istek ve arzularına karşı gelmendedir.

Nefs Allah’a itaat ettiği zaman, onun rızkı her

yandan bol bol gelir. İsyan ettiği ve kibirlendiği

zaman ise, rızka sebep olan vasıtalar ortadan

kalkar.

Siz, işin aslına yapışmalısınız. Kolayına

kaçmamalısınız. İşin esası ve zor kısmı tehlikelerle

ve zahmetlerle doludur. Şu nefsi kendine hizmetkâr

yap. Onu işin esasına sevket. İşin zor yanını ve

aslını yapmayı, onun alışkanlığı haline getir. Zira o,

senin kendisine ne yüklersen onu taşır, onu

yüklenir. Onun tepesinden sopayı hiç eksik etme.

Eğer sopayı eksik edersen hemen uyur. Sırtındaki

yükleri de kaldırıp yere vurur. Ona tebessüm bile

etme. O, ancak sopa korkusuyla iş gören kötü

huylu bir köle gibidir. Onu hiçbir zaman doyasıya

yedirme. Meğer ki, tokluğun onu azdırmayacağını

ve tokluk karşılığında çalışacağını bilmiş olasın.

Nefslerinizin üzerinden mücahede sopasını eksik

etmeyiniz. Onun hilelerine aldanmayınız. Uyur

gözükmesine aldanmayınız. Yırtıcı hayvanın uyur

gözükmesine ve uyuşukluğuna aldanmayınız. Zira

o, kendisini size uyur gösterir, uyuşuk gösterir.

Gerçekte ise fırsat kollamaktadır. Bunu,

tabiatındaki yırtıcılığın gereği olarak yapmaktadır.

İşte nefs de, tıpkı yırtıcı hayvanlar gibidir.

Kendisini uyur ve uyuşuk gösterir. Fırsat bulunca

ise hemen harekete geçer. Bu nefs, dışarıya karşı

uysallık, alçakgönüllülük, itaat ve hayırlara

muvafakat gösterişi yapar. Halbuki içinde, bunların

tamamen aksini gizlemektedir. Onun için, onun

bitirdiği ve görünürde boyun eğdiği konularda

kendisine karşı gayet dikkatli ol, sakın.

Ölmeden Evvel Ölmek

Rabbin ile aranda, sen kendin varsın. Kendini

aradan çıkar. İşte o zaman, O’nu görürsün!

Nefsine muhalefet ederek, onunla savaşarak ve

onun heves ve arzuları karşısında sağır kesilerek

kendini aradan çıkar. Nefsinin zevklerini, hevaî

arzularını ve budalalıklarını asla yerine getirme.

İşte o zaman, mahviyete razı olur ve senin kalbinin

yüzünden uzaklaşır. Nefs-i emmarenin çıktığı yere

nefs-i mutmainne girer. Nefs, mutmainne hale

geldiği ve hakkı kabule müsait olduğu zaman, ona

daha önceki ruhtan başka bir ruh üfürülür. Bu ruh

Rububiyet ruhudur, akıl ruhudur.

İki çeşit ölüm vardır. Bunlardan biri, avam

tabakasının bildiği ölümdür. Bu, ruhun bedenden

ayrılması demek olan ölümdür ki, herkesçe

bilinmektedir. Bir de havas, yani seçkinler

tabakasınca bilinen bir ölüm vardır ki, bu da hevai

duyguların, nefslerin, kör tabiatların ve kötü âdet

ve alışkanlıkların ölmesi ve yokolması demektir.

Bu tür ölümde kalp dirilir, hayat bulur.

Ölmeden önce öl. Hem kendinden geç, hem de

Allah’ın gayrı şeylerden. İşte o zaman dirilir,

hakiki hayata kavuşursun. O zaman, Hak ile

birlikte ebedî hayata kavuşursun. Görünüşte ölü

gibi olursun, fakat kaderin eli sende olur. Onu

istediğin tarafa çevirirsin. O el, çabasız, gayretsiz

olarak nasibini alır.

Allah, kulu bütün menfi duygu ve halleri ile

yokolduktan sonra, onu yeniden yaratır. Başka bir

yaratışla onu hayata iade eder. Önce yokluk (fena)

eli ile yokeder. Sonrada varlık (beka) eli ile hayata

iade eder.

Nefs, Allah ile kullar arasında bir perdedir. Onları

Allah’a karşı perdeler. O ortadan kalkınca, perde de

kalkmış olur. Bayezid-i Bestami Hazretleri demiştir

ki:

- Rabbimi rüyada gördüm. Dedim ki: “Sana

ulaşmanın yolu nedir, Yarabbi?” Bana cevaben

buyurdu: “Nefsini bırak, gel.” Bunun üzerine ben

de, tıpkı yılanın kılı__________flarından sıyrılması gibi,

nefsimden sıyrıldım.

Arifler, seçkinler kıyametlerini daha dünyada iken

vuku buldurmuştur, daha dünya hayatında

nefslerinin tepesine kıyameti dikmişler ve azap

gelmeden önce, ağlamasını bilmişlerdir.

Sizin hiçbiriniz, “Kıyamet ne zaman kopacak?”

diye bir soru sormasın. Kıyametin kopmayacağı

zannına kapılmasın. Zira unutmasın ki, kendisi

öldüğü an, kıyameti kopmuş demektir. Kim ki

ölürse, onun kıyameti kopmuştur.

Senin nefsin, sevgilindir. Sen, nefsine aşıksın.

Halbuki eğer onun, senin düşmanın ve katilin

olduğunu bilseydin, mutlaka kendisine karşı çıkar,

yemesine içmesine bile engel olur, ancak ihtiyaç

miktarı gıdasına izin verirdin. Esasen ihtiyaç

miktarı yiyecek, onun hakkıdır.

Nefsinle savaş. Hem de o, olumsuz ve kötü

duygularıyla birlikte ölünceye, yokoluncaya kadar.

Onunla savaşıp, kötü duygularıyla birlikte

kendisini öldürdükten sonra, tekrar dirilt. Bu sefer

o, fakih, âlim ve hakikat ihtirasına ermiş olarak

dirilecektir.

Kader

Kaderi bahane etmek, tembellerin dayanağıdır.

Tembeller, “Ne yapalım, kader böyle imiş,” derler

ve daha çok güzel ameller işlemekten kendi

kendilerini yoksun bırakırlar. Biz Allah dostları,

tembeller gibi hareket etmeyiz. Bilakis orta, vasat

yolu tutar, çalışır çabalar ve güzel ameller işleriz.

Biz, “O, şöyle dedi. Biz, şöyle dedik. Niçin?

Nasıl?” gibi tartışmalara girmeyiz. Sadece çalışır

ve gayret sarfederiz.

Allah ise dilediğini işler. Nitekim, “Allah,

yapacağından mesul olmaz. İnsanlar ise

yapacaklarından sorumlu tutulurlar,” (Enbiya,

21:23).

Allah’a yakın bir kapıda adın yazılmış olmakla

beraber, buna mağrur olup da kendini koyuverme.

Zira hiç şüphe yok ki onu yazan, silmeye ve

yoketmeye de kâdirdir. Binayı yapan, yıkmaya da

muktedirdir.

Daima taat, korku ve çekinme ayağı üzerinde ol.

Ta, ölüm gelinceye ve dünyadan ahirete, selamet

ayağı üzerinde varıncaya kadar. İşte ancak o

zaman, Allah’a yakın kapı üzerinde yazılı o iyi

halinin, kötü bir hale dönmeyeceğinden emin

olabilirsin.

Allah, peygamberlerine indirmiş olduğu

kitaplardan birinde şöyle buyurur:

- Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Kim

Benim hükmüme teslimiyet gösterir, vereceğim

belâlara sabreder ve nimetlerime şükrederse,

katımda onu sıddıklar topluluğundan yazarım. Kim

de Benim hükmüme teslimiyet göstermez,

belâlarıma sabretmez ve nimetlerime şükretmezse,

kendisine Benden başka bir Rab arasın.

Kaza ve kadere razı olmadığın, belâlara

sabretmediğin ve nimetlere de şükretmediğin

zaman, senin için Rab yoktur. Kendine Allah’tan

başka bir Rab ara. Halbuki O’ndan gayrı Rab da

yok.

Sana isabet edecek olan mutlaka isabet eder. Sen

sakınmakla ondan korunamaz ve kurtulamazsın.

Sana isabet etmeyecek olan da isabet etmez. Sen

kendi gayret ve çalışmanla onu kendine

getiremezsin.

İçi Düzeltmek

Ey sofilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi! O

elbiseyi önce özüne, sonra kalbine, sonra nefsine,

en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takva özden

başlar, bâtından başlar, içten başlar. Zahire doğru

gider. Zahirden başlayıp bâtına doğru gitmez.

İlk düzeltilecek şey, evin içidir. Evin içinin

düzeltilmesini tamamladığın zaman, kapısının

düzeltilmesine yönelebilirsin. Bâtınsız zahir olmaz.

Yaratansız yaratılan olmaz. Ev olmadan kapı

olmaz.

Önce İslam’ı olduğu gibi ve doğru olarak anla, gör.

Sonra al. İslam, istislam’dan türemedir. Bu,

“kayıtsız şartsız teslimiyet ve itaat” demektir.

Kendisinde ihlas, içtenlik bulunmayan her amel, içi

boş bir cevizdir, özü bulunmayan bir kabuktur,

kurumuş bir ağaçtır, ruhsuz bir cesettir, mânâ’sız

bir surettir. Bu, münafıkların amelidir.

Lafsız amel ol. Riyasız ihlas ol. Lafını edeceğine

amel işle. İnsanlara gösteriş yapacağına Allah için

yap. Şirksiz tevhid ol. Sessiz zikir ol.

Tasavvuf kelimesi, safa’dan türemedir. Yani bu

kelimenin aslı, safadır ki bu, halis, safî, temiz

demektir.

Kişi Rabbini Nasıl Görebilir?

Kulun kalbi bütün fanilerden boşaldığı ve orada

Allah’tan başka hiçbir şey kalmadığı zaman, Allah

dilediği şekilde kendisini ona gösterir. Nasıl ki

başkalarını zahiren gösteriyorsa, kendisini de

bâtınen gösterir. Nasıl ki Mirac gecesinde

Peygamber Efendimiz’e gösterdiyse, tıpkı bunun

gibi, o kuluna da gösterir. Nasıl ki bu kul uykuda

iken, gözleri kapalı olduğu halde gördüğü rüyada

kendi kendisini görüyorsa, aynen bunun gibi,

Allah’ı da görebilir. Gerçekten insan rüyada, o

anda gözleri kapalı bulunduğu halde, kendi

kendisini aynen ve birçok şekillerde görebiliyor.

Tıpkı bunun gibi, Allah o kuluna öyle bir mânâ

ihsan eder ki, onunla Rabbini görür. O’na

yakınlığını görür. Sıfatlarını görür. Lütuflarını,

fazlını ve ihsanını görür. Hediyelerini görür.

Tecelli yerlerini görür.

Benim söylediklerimi anlamaya çalışınız. Onları

arkanıza atmayınız. Ben, hak içinde hakkı

söylüyorum. Tecrübelere dayanarak konuşuyorum.

Birçoğunuz müslümanlık iddiasında. Fakat

yanlarında, İslam’ın hakikatinden eser bile yok.

Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var.

Bu isim müslümanlığı size fayda vermez. İslam’ın

şartlarını sadece zahirî yönüyle işliyorsunuz, zahirî

yönüyle yaşıyorsunuz. Bâtın yönüne ise hiç

girmiyorsunuz. Amelleriniz hiçbir şeye denk

değildir.

İmtihan

Sınanma ve denenme, mutlaka gereklidir. Özellikle

de Allah dostluğunda iddialı olanlar için. Eğer

sınav ve imtihan olmasaydı, her önüne gelen

evliyalık iddiasında bulunur, Allah dostu olduğunu

söylerdi. İşte bunun içindir ki, büyüklerden biri

şöyle demiştir: “Belâ, velayete vekil tayin

edilmiştir. Ta ki, her önüne gelen evliyalık

iddiasına kalkışmasın.”

Halktan gelen eza ve cefalara sabredip katlanmak

ve onların kusurlarından vazgeçmek de, evliyalığın

alâmetleri cümlesindendir.

İşin kolay olduğunu sanmayınız. Sizin birçoğunuz,

ihlaslı birer mümin olduklarını iddia ederler.

Halbuki onlar, gerçekte birer münafıktırlar. Eğer

imtihan olmasaydı, ihlaslı mümin olma iddiaları

çoğalırdı. Herkes, kendisinin Allah dostu olduğunu

iddia ederdi.

Kim ki kendisinin hilim (yumuşaklık) sahibi

olduğunu iddia ederse, biz de onu, kendisini

öfkelendirme yoluna başvurarak imtihan ederiz.

Aynı şekilde, cömertlik sahibi olduğunu iddia

edeni, kendisinden bir şeyler isteyerek imtihan

ederiz. Hasılı, her kimki bir şey iddia ederse, biz de

onu iddia ettiği şeyin zıddı ile imtihan ederiz.

Kul Marifetullah’a eriştiği zaman, Allah onun

kalbini bütünüyle kendisine yaklaştırır.

Vereceklerini bütünüyle verir. Onu bütünüyle

kendisine dostluk ettirir. Bütünüyle aziz kılar.

Kişinin bütün bu ilâhi lütuflara tamamen sahip

olduğu bir anda, -Hz. Eyyüb’e yaptığı gibi- onları

birdenbire elinden alır. Kendisini fakir düşürür.

Nefsini başına tekrar musallat eder. Onunla arasına

bir perde koyar. Bütün bunları yapmakla Allah,

kulunu denemek, nimetler elinden gidince nasıl

hareket edeceğini bizzat kendisine göstermek ister.

Eğer kul, halinde sebat eder ve Allah yolundan

ayrılmazsa, perdeleri kaldırır ve daha önceleri, sırf

denemek için geri aldığı nimetleri ve ilâhi lütufları

kendisine gene bahşeder.

Belâdan kaçma. Zira, sabırla karşılandığı takdirde

belâ, her hayrın esasıdır, temelidir. Peygamberliğin

de, risaletin de, evliyalığın da, marifetullah’ın da,

muhabbetin de esası, belâdır. Belâlara sabredip

tahammül göstermediğin takdirde, senin için temel

yok demektir. Halbuki herhangi bir bina, ancak

temel olursa ayakta durabilir.

Allah seni kendisine yakınlaştırır. Seni yedirir,

içirir. Sana hakikatlerin kapılarını açar. Seni kendi

lütuf ve yakınlık sofrasına oturtur. Önüne nimetler

serer. Buna karşılık, senin de bu hayatta asla

eminlik içinde bulunmamanı ister.

Bu dünya, hüzün yeridir. Şimşek, bir parlayıştan

ibarettir. Çoğu kez, peşinden hemen yağmur gelir.

Hz. Musa ve Ateş

Musa Aleyhisselam şiddetli hüzün, keder ve

darlığa düşünce, daha önce gizli kalmış olan

sarsılmaz iman ve inancı ortaya çıktı. Gece

karanlığının ve karısının çekmekte olduğu acının

basmasıyla, Allah ona alâmetlerini belli etti,

gösterdi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselam,

yanındakilere şöyle dedi:

- Siz burada durun. Ben, bir ateş gördüm, (Ta-Ha,

20:10).

Hz. Musa, şunları demek istiyordu:

- Ben bir nur, bir ışık gördüm. Benim özüm,

kalbim, sırrım ve mânâm bir ışık gördü. Ezelde

hakkımda takdir edilen hüküm geldi. Hidayetim

geldi. İnsanlardan gına geldi. Bana velilik ve

halifelik geldi. Bana, asıl olan geldi. İkinci

derecedeki gitti. Bana hükümdarın bizzat kendisi

geldi. Hükümdarlık ise benden gitti. Firavun

korkusu benden gitti. Şimdi bu korku, Firavun’a

geçti. Artık o korksun.

Hz. Musa, aile efradına bunları söyledikten sonra,

onlara veda etti. Onları Rabbine teslim ederek, bir

nur olarak gördüğü ilâhi tecelliye doğru yola çıktı...

İşte, mümin de böyledir. Allah onu kendisine

yakınlaştırdığı ve zatına yakınlık kapısına çağırdığı

zaman, onun kalbi sağa, sola, öne, arkaya bakar ve

Allah’a giden yönden başka bütün yönlerin kapalı

olduğunu görür. Bunun üzerine nefsine, hevasına,

uzuvlarına, âdetine, aile fertlerine ve daha ilgisi

bulunan neler varsa, hepsine hitaben şöyle der:

Ben, kalbin nurunu gördüm. Onunla dostluk

peydah ettim. O, Aziz ve Celil olan Rabbimden

geliyor. İşte ben hemen ona gidiyorum. Eğer

dönmek mümkün olursa, size gelirim.

Bunları söyledikten sonra dünyaya ve ondakilere,

bütün sebeplere, bütün heva ve heveslere veda

eder. Bütün varlıklara veda eder. Sonradan varolan,

yani ezelî ve ebedî olan Allah’ın dışındaki her şeye

veda eder. Ve Yaratan’a gitmek üzere yola çıkar.

Şüphesiz Allah, onun aile fertlerinin ihtiyaçlarını

karşılar. Kendilerine yardım eder. Bütün sebepleri,

onların ihtiyaçlarının karşılanması için vesile kılar.

Bu iş, gündüz oruç tutup gece namaz kılmakla

olmaz. Nefs, heva, kötü tabiat, cehalet ve kalpte

Allah’tan gayrı şeylerin sevgisi varoldukça, sırf

kaba elbiseler giymek ve değersiz yemekler

yemekle olmaz. Bunlarla hiçbir şey olmaz.

Sır, sırrın sırrıdır. Musa Aleyhisselam, Sina Dağı

tarafında bir ateş görünce, aile fertlerini hemen o

anda, bulunduğu yerde bıraktı. O, ne görmüştü?

Kafa gözü bir ateş, kalp gözü de bir nur görmüştü.

Kafa gözü bir fani görmüş, Kalp gözü ise Hakk’ı

görmüştü. Şanı yüce olan Allah, Hz. Musa’nın

kalbinin ağacından ışıldayan bir ateşi, onun

nefsine, hevasına, sebeplere ve maddi varlığına

göstermişti.

Yağmur ve Toprak

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim nezdimizde

bulunmasın. Biz onları belli bir miktar dışında

indirmeyiz,” (Hicr, 15:21).

Yağmur, gökten yere iner. Sonra, ondan da bitkiler

biter. Bizim bahsettiğimiz bu hususlar da gene

gökten iner. Fakat arza, yere değil, kalplerin

toprağına iner. İnen bu ilâhi nefhalar ve tecelliler

sonucunda kalpler titrer, ürperir. Herbirinde bir

hayır biter, çimlenir. Sırlar çimlenir, hikmetler

çimlenir, Tevhid çimlenir. Allah’a yakınlık

çimlenir. O zaman bu kalpte yemyeşil ağaçlar

bulunur, meyvalar bulunur. O zaman bu kalp,

insanların, cinlerin, meleklerin, ruhların toplanma

yeri olur, içtima yeri olur.

Hz. Yusuf

Yusuf Aleyhisselam, kardeşleri tarafından kuyuya

atılmıştı. Daha sonraları da zindana düşmüştü.

Bütün bu sıkıntılara katlandı. Sonunda hepsinden

kurtulup düze çıkınca ve her şey elinin altına

gelince, kardeşlerine şöyle dedi:

- Bütün aile efradınızı bana getirin, (Yusuf,12:93).

O, bu sözleri, başına zenginlik ve devlet kuşu

konunca ve sıkıntılar gidip ferahlık, genişlik

gelince söyledi. Daha önceleri ise, içine atıldığı

kuyuda ve zindanda bir dilsiz idi. Oradan

kurtulunca açık ve seçik olarak konuşmaya başladı.

Hz. İbrahim

İbrahim Aleyhisselam, ateşe atılmak üzere

mancınığa konduğu zaman, bütün fani vasıta ve

yardımcılardan sıyrıldı. Rabbinin dışında hiçbir

şeye meyil vermedi, gönül bağlamadı. İşte bunun

içindir ki, o anda Allah, ateşe şöyle emir verdi:

- Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol,

(Enbiya, 21:69).

Kul, Rabbini tevhid ettiği ve Allah için tam bir

ihlas sahibi olduğu zaman, bazen O’nun yarattığı

bir varlık olarak Tekvin (kevnetme, yaratma)

sıfatının çerçevesine girer. Bazen de Tekvin sıfatı,

kendi yetkisine verilir. Bütün bunlar, Allah

kullarının seçkinleri (havas) içindir.

Cennete giren herkes, bir şey için “Ol” diyebilir, o

da olur. Bu, Allah’ın Tekvin sıfatının kul

tarafından kullanılması demektir. Bu, yarın değil,

bugün olabilen bir husustur.

Kıtmir

Allah dostları, nefslerini erittiler. Öyle ki, mânen

öldüler, yokluğa erdiler. Kader denilen ölü

yıkayıcısı da onları bir sağ yanlarına, bir sol

yanlarına döndürüyor. Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i

misali, köpekleri de iki ön ayaklarını ileri doğru

uzatmış, yatıyor. Nefsin kalıntıları, kader eşiğinin

altına serilmiş, yatıyor. Yani onların nefslerinin

kalıntıları, kader karşısında hareketsiz duruyor.

İlim

İlim, amel içindir. Yoksa sırf ezberlemek ve

insanlara anlatmak için değildir.

Önce öğren ve öğrendiğinle amel et. Sonra da

başkasına öğret. Önce öğrenir, sonra da öğretirsen,

sendeki ilim konuşur. Sen sussan ve konuşmasan

bile, ilim, amel diliyle konuşur. Yani ilminle

işlediğin amel, ilmin amel olarak konuşması

demektir.

Sen, önce zahir ilmini öğren, sonra da zahir

ilminden bâtın ilmine atla. Sen, önce şu zahir ilmi

ile amel et, zahir ilmini tatbik et. Ta ki onunla

yaptığın amel, seni yapmadığın şeyin ilmine

götürsün.

Sen zahir ilmi ile amel et ki, o, seni bâtın ilmine ve

bâtın ameline götürsün. Şu zahir ilmi, zahirin

ışığıdır. Bâtın ilmi de bâtının ışığıdır. Bâtın ilmi,

Rabbinle senin aranda bir ışıktır. Her ne zamanki

ilminle amel edersen, yolun Allah’a yaklaşır.

Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

- Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.

Âlimler, peygamberlerin ilimleri ile amel edince,

onların halifeleri, vârisleri ve naibleri, vekilleri

olurlar.

İlim kışırdır, kabuktur. Amel ise özdür, usaredir.

Kabuk, özün muhafazası için korunur. Öz, tohum

ise, kendisinden yağ çıkarmak için korunur.

Kabuğun içinde öz bulunmayınca, o ne yapılır ki?

Özün yağı bulunmadıktan sonra, o neye yarar ki?

İlim gitmiş, ziyan olmuştur. Çünkü ilimle amel

edilmeyince, yani amel gidince, hiç şüphe yok ki

ilim de gider. Bunun için Peygamber Efendimiz,

şöyle buyurmuşlardır:

- İlim, kendisiyle amel edilmesi için çağrıda

bulunur. Eğer kendisiyle amel edilirse, ne âlâ. Aksi

halde, ilim geçer, gider.

Amel

Benim söylediklerimle amel etmeyen, onları

anlayamaz. Ancak amel ederse anlar.

Çalış. İleri atıl. Ara. Zira hiçbir şey, sana

kendiliğinden gelmez. Nasıl ki, rızık elde etme

hususunda külfete katlanıyorsan, aynen bunun gibi,

salih ameller işlemek için de külfete katlanman

gerekir.

Senin amellerinin suret ve şekli değil, bilakis

mânâsı makbul ve muteberdir. Amellerde esas olan

şekil ve suret değil, tersine mânâ ve ruhtur.

Akıllı kişiler olunuz. Akıllı kişiler gibi hareket

ediniz. Siz, amellerinizle Allah’a karşı âdeta

övünüyorsunuz. Halbuki Allah’ın nazarında sizin o

amellerinizin bir sinek kanadı kadar değeri yoktur.

Meğer ki gerek halvet, yalnızlık anlarınızda ve

gerekse bütün diğer hallerinizde Allah’a karşı hep

ihlasla, içtenlikle hareket etmiş olasınız.

Hiç tükenmeyen hazine sıdktır, doğruluktur,

ihlastır, İzzet ve Celâl sahibi Allah’tan korkmaktır,

yalnız ve ancak O’ndan ummak ve her ahvalde

O’na dönüp, O’na teslim olmaktır.

Unutma ki, ilim ve bir de bilmediğin hususlarda

teslimiyet, İslam’ın ta kendisidir.

İnsanlarla, hem ilme, hem amele, hem de ihlasa

sahip bir dille konuş. Amelsiz, sadece ilme sahip

bir dille konuşma. Zira böyle bir dil ne sana fayda

verir, ne de yanındakilere.

Amelsiz ilmin bereketi gider. Kendisi ise senin

aleyhinde delil olarak ortada kalır. İlmine meftun

bir âlim olursun. İlmin ağacı senin yanında kalır,

meyvası ise yok olur gider. Çünkü onun meyvası

ameldir. İlminle amil olmayınca, meyva yok

demektir.

Allah’tan, kendi huzurunda senin için bir hal ve

makamı nasip etmesini iste. Eğer sana bu makamı

nasip ederse, bu sefer de onu gizlemeyi iste. Zira

Allah ile arandaki bir şeyi açığa vurmaktan

hoşlanman, senin mahvolmana sebep olur.

Neticesinden emin olmadıkça ve Allah’tan kalbine

kesin bir işaret gelmedikçe konuşma, bir cümle bile

sarfetme. Düşün bir kere: Eğer evinde yiyecek bir

şeyler hazırlamamışsan, bir kısım insanları orada

yemeğe nasıl davet edebilirsin? Nasıl ki bir bina

inşa edileceği zaman önce temele ihtiyaç varsa ve

bina ancak temelin üzerinde yükselebiliyorsa, tıpkı

bunun gibi, Allah dostları kervanına katılabilmek

için de önce bir temele ihtiyaç vardır.

Önce kalp arazini kaz. Ta, ondan hikmet suyu

fışkırıncaya kadar. Sonra ihlas, mücahede ve salih

amellerle binayı yap. Ta, köşkün yükselinceye

kadar. İşte bundan sonra da insanları oraya çağır,

davet et.

Allahım; bizim amellerimizin ruhsuz cesetlerini

Senin ihlasının ruhu ile ihya et, dirilt.

Halk senin kalbinin içinde olduktan sonra, onlardan

ayrı kalmak ve halvete çekilmek sana ne fayda

verir ki?

Uzuvların ilacı, onların günah işlemesine engel

olmaktır. Uzuvlarının günah işlemesine meydan

bırakmayan kişi, onların devasını vermiş demektir.

Mesela sen, elini haramdan, başkalarının hakkına

uzanmaktan, başkalarına zulüm ve haksızlık

etmekten alıkoyarsan, işte o zaman onun devasını

vermiş olursun.

Fakirlere Sadaka

Bir şey istemek üzere sana başvuran fakirleri önce

araştır. İhtiyacı olmadığı halde fakirlik gösterişi

yapan yalancı, düzenbaz, münafık birisinin hile ile

senden bir şey almasına fırsat vermemeye çalış.

İhtiyaç içinde olmadığı halde, ağlayıp sızlanarak

yardım dilenen böyleleri, sonra gerçek fakirlere

yapılacak yardımlara da engel olurlar. Fakirlik

gösterişi yapan bu tip insanlardan birisi senden bir

şey istediği zaman, önce bir an dur. Kalbine danış.

Belki de o, ihtiyacı olmayan, zengin birisidir.

Zihnini şöyle bir topla. Kalbine danış. Fetvacılar

fetva vermiş bulunsa bile, sen gene de kalbine

danış.

Paylaşmak

Şu senin elindekiler, senin değildir. Tersine,

müşterektir, ortaktır. Komşuların senin

ortaklarındır. Onlara ikramlarda bulunmalı,

elindeki imkânlardan onları da yararlandırmalısın.

Allah’ın size verdiği rızıklardan, O’na vekaleten siz

de muhtaçlara verin. Yedirin, içirin. Allah size

birçok nimetler veriyor. Sizin bu nimetler

karşısında nasıl hareket edeceğinizi ve ne gibi

ameller yapacağınızı, bizzat sizlere göstermek

istiyor.

Çalışmak

Sana hiçbir şey kendiliğinden gelmez. Senin

mutlaka çalışman, çaba ve gayret göstermen

gerekir.

Takdir-i ilâhi budur deyip oturmak ve iman ve

ibadet yolunda çalışmamak caiz değildir. Bilakis;

çalışmak, hamle yapmak ve takdirdekini elde

edebilmek için uğraşmak, didinmek ve gayret

sarfetmek gerekir. Belki de Allah, hiçbir

uğraşmaya ve didinmeye lüzum kalmadan o imanı

bize bahşedecektir. Ancak, ne olursa olsun, imanı

ve bilgiye dayanan sarsılmaz inancı elde edebilmek

için, bizim mutlak surette çalışmamız gereklidir.

Hiç şüphe yok ki, çalışmadan eline bir şey geçmez.

Helâl rızkını elde etmek için çalışmadın,

didinmedin, gayret göstermedin. Allah yolunda

mücahede et. Miskin miskin oturma. Çalışmadan,

yorulmadan ve emek sarfetmeden hazıra konmayı

düşünme.

Sen işe başla. Çalışmaya koyul. Senden başkası

gelir, meşgaleni tamamlar.

Allah Korkusu ve Sevgisi

Cennet ve cehennemi yaratmamış olsa bile, İzzet

ve Celâl sahibi Allah, korkulmaya ve ümit

beslenmeye lâyıktır. Sırf zatını ve rızasını taleb

ederek O’na itaat ediniz. Üzerinizde ne O’nun lütuf

ve ihsanının düşüncesi bulunsun, ne de azabının

endişesi. O’na kulluk; emirlerine boyun eğmek,

yasaklarından kaçınmak ve takdirlerine karşı sabırlı

olmakla mümkündür. O’na dönünüz. Bir daha

işlememek üzere günahlarınıza tövbe ediniz. O’nun

huzurunda ağlayınız. Hem gözlerinizin yaşları, hem

de kalp gözlerinizin yaşları ile O’nun için tevazu

gösteriniz. O’nun huzurunda kendinizi hakir

görünüz. Ağlamak, bir ibadettir. Ağlamak,

tevazuda mübalağa demektir.

Sana dünyada da, ahirette de O’nun muhabbeti

gerek. O’nun sevgisi gerek. O’nun muhabbetini

kendin için en mühim şey addet. Muhabbet, yani

Allah sevgisi, sana behemehal lâzım. Sana faydası

dokunacak yegane şey odur. Her insan, seni gene

kendisi için, kendi menfaati için arar, ister. İzzet ve

Celâl sahibi Hak ise seni bizzat senin için murad

eder, senin için taleb eder.

Kimin ki umudu korkusuna galip ise, o zındık olur.

Kimin de korkusu umuduna galip ise, o da Allah’ın

rahmetinden ümit kesmiş duruma (kâfirliğe) düşer.

Yani mümin, aynı derecede hem Allah’tan

korkmalı, hem de onun rahmetine umut

bağlamalıdır. Peygamber Efendimiz şöyle

buyururlar: “Eğer müminin Allah korkusu ile,

O’nun rahmetine olan ümidi tartılsa, ikisi birbirine

denk gelir.”

Hakk’a talip olan kimse, O’nun cennetini istemez.

Cehenneminden korkmaz. Bilakis, sadece O’nun

cemâlini ister, O’na kavuşmayı diler. O’ndan,

sadece yakınlığını bekler. O’ndan uzak kalmaktan

ise korkar, endişe eder.

Kul, dünyanın, ahiretin ve Allah’tan başka bütün

varlıkların sevgisini silip attığı ve kalbi, Allah’ın

lütuf, minnet ve yakınlık evinde karar kıldığı

zaman, Allah onu her çeşit rızık kazanç ve

endişesinden muaf kılar. Kalbini böyle şeylerle

meşgul olmaktan kurtarır. Allah onu kendisinden

başka hiçbir kimseye muhtaç etmez.

Hakk’ı Görmek

Kim Allah’ı seven birisini görürse, o, kalbi ile

Allah’ı gören ve özü ile de O’nun huzurunda olan

kişiyi görmüş demektir. Peygamber Efendimiz,

şöyle buyururlar:

- Siz Rabbinizi, tıpkı güneşi ve ay’ı gördüğünüz

gibi göreceksiniz. Öyle ki, O’nu görmede hiçbir

noksanlığınız olmayacak. O’nu net ve açık şekilde

göreceksiniz.

Şanı yüce olan Allah, bu dünyada kalp gözü ile

görülür. Yarın ahirette ise, kafa gözü ile görülür.

O’nun benzeri bir şey yoktur.

Bir defasında, salihlerden birine soruldu:

- Rabbini görebiliyor musun?

Salih kişi, buna cevaben dedi ki:

- O’nu görmesem, yerimde duramam.

Soranlar dediler:

- Nasıl görüyorsun?

Salih cevap erdi:

- O’nun varlığı gözlerimi kaplar. Böylece gözlerim,

Rabbimi görür. Tıpkı cennette kullara kendisini

göstereceği gibi, burada da gösterir. Kişinin kalbi,

Rabbinin sıfatlarını görür. İhsanını görür. İyiliğini

görür, rahmetini görür, bereketini görür.

Peygamber Efendimiz, yedinci kat göklere

yükseltildi. Rabbi onunla konuştu. O da Rabbini

hem kafa gözüyle, hem de kalp gözüyle gördü.

İşte kalbi, mânevi ve ahlâki sağlığa kavuşan

herkes, böyledir. Bu mertebeye gelmiş herkesin

kalbi, Rabbini görebilir. Böyle hallerde, onunla

gökler arasındaki perdeler kalkar. Özler ve

gayretler, geceleyin yolculuk eder. İlâhi sırları

seyreder.

Arif

Allah’ı tanıyan kişiye en zor gelen şey, insanlarla

konuşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. İşte bunun

içindir ki, bin arif arasından ancak birisi, insanlar

içinde konuşabilir. Ne var ki bu bir kişi de,

peygamberlerin sahip oldukları güç ve kuvvete

muhtaçtır. Nasıl muhtaç olmasın ki? O, her sınıf

insanla karşılaşmak ve bir arada olmak

durumundadır. O, aklı erenle de, ermeyenle de;

düşünebilenle de, düşünmeyenle de hemhal olur.

Kâh bir münafıkla, kâh bir müminle bir arada

oturur. Arif, büyük zahmet ve meşakkatlerle karşı

karşıyadır. Hoşlanmadığı çirkin şeylere de

sabreder, tahammül gösterir. Bununla beraber o,

içinde bulunduğu sıkıntı, meşakkat ve tehlikeler

karşısında mânevi koruma altına alınır. Çünkü o,

hakkı söylemekle vazifeli kılınmıştır.

Arif kişi, ahirete hitaben şöyle der: “Ey ahiret

tasası, benden uzak ol. Çünkü ben, Hakk’ın

kapısına talibim. Benim nazarımda senin de,

dünyanın da birbirinizden farkınız yok. Dünya beni

senden alıkoyuyor, sen de Rabbimden

alıkoyuyorsun. Beni Rabbimden alıkoyan hiçbir

şeyde, bence hayır yoktur.”

Arifin ahirete hitaben söylediği bu sözlere iyi kulak

veriniz. Zira bu sözler, Allah’ı bilmenin özüdür.

Allah’ın, mahlûkattaki iradesinin özüdür. Bu, aynı

zamanda peygamberlerin, resullerin, evliyanın ve

salihlerin de halidir.

İnsanların herbiri bir şeyle meşguldür. Kimisi

mevkiinin ve parasının kuludur. Kimisi devlet ileri

gelenlerinin kuludur. Kimisi nefsinin, giyim

kuşamının kuludur.

Gene insanların herbiri, bir şeyle meşguldür ve bir

şeyine güvenmektedir. Kimisi oruç tutmaktadır ve

orucuna güvenmektedir. Kimisi çok namaz

kılmakla meşguldür ve namazına güvenmektedir,

vs.

Bütün bunlardan başka öyle kişiler de vardır ki,

kalbi Allah için çarpar. Allah ile beraberdir.

Allah’a bağlıdır. Fanilere asla bağlanmaz. Allah’ın

dininin ayakta durması için çalışır.

Dünya hayatı, bir bakıma müminin zindanıdır.

Mümin olarak kaldıkça, dünya onun zindanıdır.

Fakat takva hali devam ettikçe, Allah onu oradan

çıkarır. Zindanından, darlıktan çıkarır, ferahlığa

kavuşturur.

Müminin beden yumurtasının kabuğu çatlar. Başka

bir şekle inkılab eder, dönüşür. Bu suretle o,

hikmet tanelerini toplar. Allah onun göğsüne,

kendisine yakınlık kanatlarını takar. Artık o, yemek

tabaklarının sahibidir. Sofranın sahibidir.

Sen uykudasın. Resulullah Efendimiz şöyle

buyururlar:

- İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.

Ancak ölümden sonra uyanabilen kişinin hali, ne

kötüdür!

Mürşid

Kimin ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’e

bağlılığı gerçekten sabit olursa, Allah Resulü ona

bir zırh giydirir, başına bir miğfer çeker, kendi

kılıcını kuşatır. Kendi edep ve terbiyesinden, kendi

şemailinden, kendi ahlâkından ona bir şeyler tahsis

eder. Kendi elbiselerinden bazılarını ona bizzat

giydirir. Daha sonra da, ümmeti içinde onu

kendisine vekil, rehber ve ümmetini Allah yoluna

davetçi yapar. Böylece o da, Allah Resulüne

vekaleten, Muhammed ümmetinin içinde, Allah’a

götüren kılavuz ve davetçi olur.

Kalbini bir mescit yap. Orada, Allah’tan başka

hiçbir şeye yer verme. Nitekim Allah, şöyle

buyurur:

- Hakikatte mescitler, Allah’ındır. Onun için, Allah

ile birlikte hiçbir şeye tapmayın, (Cin, 72:18).

Kalbini bir mescit yaptığı ve orada Allah’tan başka

hiçbir şeye yer vermediği zaman, bir kulun derecesi

yükselir. İslam’dan imana, imandan sarsılmaz bilgi

ve inanca, oradan marifete, marifetten ilme,

ilimden muhabbete, muhabbetten mahbubiyete

yükselir. Daha sonra ise, talep eden ve arayan

durumundan, talep olunan ve aranan durumuna

yükselir. Kalp aynası saflaşmış, temizlenmiştir.

Peygamberinin daimi uyanıklık haline vâris

olmuştur. Zira Allah Resulünün gözleri uyurdu,

fakat kalbi asla uyumazdı. Önünü gördüğü gibi,

arkasını da görürdü.

Her insanın uyanıklığı kendi halincedir. Hiçbir

kimse, Resulullah Efendimizin uyanıklığı

seviyesine erişemez. Gene hiçbir kimse, Allah

Resulünün hususiyetlerine denk hususiyet sahibi

olmaya muktedir olamaz. Şu var ki, onun

ümmetinin abdalları ile velileri, ondan kalan

yiyeceklerle içeceklerin üzerine gelirler.

Mürid’e behemehal bir kılavuz, bir rehber lâzımdır.

Zira o öyle bir çöldedir ki, orada akrepler, yılanlar,

âfetler vardır. Susuzluk vardır. Yırtıcı, vahşi

hayvanlar vardır. İşte kılavuz, onu bu âfetlerden

korur. Su bulunan yerleri gösterir. Meyvalı

ağaçların bulunduğu bölgelere götürür. Halbuki tek

başına, kılavuzsuz olduğu takdirde, yırtıcı

hayvanların, akreplerin, yılanların, âfetlerin

bulunduğu bölgelere düşer. Perişan olur, mahvolur.

Allah yolunda bir rehber bulduğun an, ona hemen

yapış. Hiç şüphe yok ki, mânâ onun dışında

değildir, içindedir. Onun çevrendeki bütün diğer

insanlardan daha faziletli ve üstün bil. Her yönüyle

mürşidine bağlı ol.

Ey gerçeklerden kaçan kişi! Bana yılda bir defa,

ayda bir defa yahut haftada bir defa uğramazsın.

Gel. Haftada, yahut ayda, yahut yılda bir defa olsun

bana uğra. Hem de bomboş olarak. Sakın bir şey

istediğimi sanma. Bir şey getirme. Gel. Benim

meclisimden alacağını, karşılıksız olarak al. Bugün

benden aldığın bir şey, yarın milyon olur.

Ben senin yükünü yükleniyorum. Sen sanıyorsun

ki, buna karşılık ben de yükümü sana

yükleyeceğim. Hayır, öyle değil. Sana hiçbir şey

yüklemeyeceğim. Aziz ve Celil olan Allah bana

yeter.

Benden bir kelime öğrenmek için, bin senelik

mesafede olsan bile gelmelisin. Kaldı ki, aramızda

sadece birkaç adımlık bir uzaklık var.

 

Hadis-i Şerif

1- Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Bir seferde Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Cemaat, yüksek sesle tekbir almaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu:  "Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra duâ ediyorsunuz; ne de bir gâibe! Muhakkak siz işiten yakın bir zâta duâ ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir." Ebû Mûsâ: "Ben onun arkasındaydım ve 'lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' diyordum. Bunun üzerine de: "Ey Abdullah bin Kays! Sana cennet definelerinden bir define göstereyim mi?" dedi. Ben: "Hay hay yâ Rasûlallah!" dedim. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' de!" buyurdu. (Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704)

2- "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever." (Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677) Diğer rivâyet şöyledir: "Gerçekten Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer." (Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677)

3-"Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber' demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir." (Müslim, Zikir 10)

4-"Bir kimse günde yüz defa, 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu, ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O'nundur, hamd de O'na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)' derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere 'Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)' derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur." (Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691)

5-"İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah'a makbuldürler. (Bunlar:) 'Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah'ı tenzih ederim)' (kelimeleridir)." (Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694)

6- "Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah'ı tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur ve Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)' demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür." (Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695)

7- Mus'ab bin Sa'd (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: 'Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanındaydık. "Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?" diye sordu: "Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir" buyurdu. (Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed'ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu't-Tesbîh)

8- Muhâcirlerin fakirleri Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek: 'Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve devamlı nimetleri alıp gittiler' demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Neymiş o" diye sordu. Muhâcirler: '(Ne olacak,) Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor; bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama,) Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle âzâd ediyor, biz edemiyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha fazîletli olamaz; meğer ki sizin yaptığınız gibi yapmış olsun!" buyurdu. Muhâcirler: 'Hay hay yâ Rasûlallah!' dediler. Rasûlullah: "Her namazdan sonra otuz üç kere tesbih (sübhânallah), tahmid (el-hamdu lillâh) ve tekbir (Allahu ekber zikri) edersiniz." Bunun üzerine fakir muhâcirler Rasûlullah (s.a.s.)'a dönerek: 'Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bunun mislini onlar da yaptılar' dediler. Rasûlullah: "(Ne yapalım,) Bu, Allah'ın bir fazl u keremidir; onu dilediğine verir" buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142, hadis no: 595)

9- "Bir kimse her namazın sonunda Allah'a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadîr' derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur." (Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597)

10- "Bir kimse, on defa 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd de O'na mahsustur. O her şeye kaadirdir)' derse, İsmâil oğullarından dört kişi âzâd etmiş gibi olur." (Müslim, Zikir 30, hadis no: 2693)

11- “Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir gün sordu: “Size amellerinizin en hayırlısını, sizin derecenizi en çok artıracak, Melîkiniz nezdinde en temiz, sizin için altın ve gümüş bağışlamanızdan daha hayırlı, sizin için düşmanınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, onlar da sizin boyunlarınızı vurmalarından da hayırlı amelinizi haber vereyim mi?” “Bu nedir ey Allah’ın Rasûlü?” dediler. “Allah’ı zikretmektir!” buyurdu. (İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an

24)
12- İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanlar(ın bir kısmı), belâya mâruzdur. Bir kısmı da âfiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz âfiyete de hamd edin.” (İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2, 986)

Namaz Vakitleri